Mağlûp bir medeniyetin hüzünlü şövalyeleri
Mağlûplar bahsimizin geçtiğimiz haftaki bölümüne bahis mevzuu kıldığımız
komitacılara dair bu ikinci yazıyı yazma ihtiyacı, mezkûr komitacılara bir
vefasızlık etme endişemden hâsıl olmuştur... Onların kaderinin,
kendilerinden yaklaşık yüz yıl önce bu ülkeyi kurtarma misyonunu kendilerine
hayat memat meselesi edinen ve koskoca bir imparatorluğun enkâzı altında
kalan İttihat Terakkî’nin kurmaylarıyla ve mensuplarıyla kısmen de olsa
kesişmesi her ne kadar bir trajedi ise, gerek İttihat Terakkî’nin ve gerekse
onlarla aynı kaderi kısmen paylaşanların içinde tarihin yazabileceği en
hasbisinden kahramanların da tarihe mâl olmaları da ayniyle benzerî bir
trajedidir... Bu müşterek trajedide rol alan şövalyelerin hüznü, yalnız
kendi zamanlarını değil bizim zamanlarımızı da sarmaktadır...
Yakub Cemil’in trajedisi, Kâğıthâne deresinin kenarında, arkadaşlarının
emriyle kurşuna dizildiği gün bitmedi. Kurşuna dizilmezden önce, ‘Bir
vasiyetin var mı?’ sorusuna verdiği cevap, Yakub Cemil’in ne kadar kavî bir
inancının olduğunun delîli olduğu kadar, arkadaşlarının, bilhassa Talât
Paşa’nın ve Kara Kemâl’inbu hüzünlü şövalyeye son kullanma tarihi geçmiş bir
eczâ malzemesi yaptığının da delîli idi. Yakub Cemil bu soruyu, ‘Param,
malım yok ki, vasiyetim olsun, çoluk çocuğuma elbet İttihat Terakki bir
aylık bağlar da ortada arkamdan aç kalmazlar’ diyerek cevaplamış ve
sadâkatini son nefesini vermezden önce de izhar ve ispât etmişti...
Yakub Cemil kendi neslinin tüm dramını sanki tek başına üstlenmiş, en mühim
zamanlarda ve en tehlikeli işlerde pervâsızca ileriye atılmış, korku nedir
bilmemiş, inanmış ve inandıklarını tahlil etme ihtiyacı bile hissetmeksizin
yapması gerekenleri yapmış, Büyük Efendi Talat Paşa’nın ve Küçük Efendi Kara
Kemâl’in komitacı zekâlarının kurbanı olmaktan kurtulamamıştı. Bu iki
yüksek komitacı zekânın kendisini kurban edeceğini bile kestirmekten aciz
bir samimiyete ve şövalyeliğe sahipti. Ölüme de bir şövalye gibi, bir
serdengeçti gibi gitmişti... İttihat ve Terakkî’nin insan yiyen
mekanizmasının serencâmı değişmedi. Pek çok insanı tüketti ve kendisi de
tükendi. Yakub Cemil’i harcayan Talât Paşa’nın ve Kara Kemâl’in sonları daha
trajik oldu.Talât Paşa bir Ermeni’nin kurşunlarına hedef olurken, Kara Kemâl
ise İzmir su-i kastinden sorumlu tutuldu ve takip neticesinde bir tavuk
kümesinde intihar etmek zorunda kaldı.
Galiba şövalyelerin, haydi bizim kültürümüzdeki karşılığı ile söyleyelim
serdengeçtilerin kaderi hüzünlü olmak ve mağlûp olmak... Sanki bunun için
dünyaya geliyorlar. Bir kahramanlığın, bir efsanenin en güzel, en mağrur, en
mağlûp, en mağdur ve en hüzn-engîz özneleri olarak çekip gidiyorlar tarih
sahnesinden; elde kalıyor hüzün, elde kalıyor inkısar...
Bu serdengeçtilerin, geride bıraktığımız çeyrek asırlık zamanda yaşayan
misallerini bu satırların okuyucuları arasında yakından tanıyanlar var.
Onlarla aynı safta hizalanan, el bağlayan, bir dilim ekmeği bölüşen ve şimdi
artık hâtıralarıyla yaşayanlar bu serdengeçtilerin hüznünü en iyi
bilenlerdir...
Serdengeçtiler hüzünlüdürler, çünkü inanmışlardır bir kere, geriye ne
kaldıysa tamamı süflidir onlar için. Bir anekdot anlatır Fidel Castro
hâtıralarında. Küba’da devrim yapılmış, ardından hükümet kurulma aşamasına
gelinmiştir. Toplantıda Fidel Castro sorar, ‘Aranızda ekonomist var mı?’
diye. Toplantı hâzirûnundan birisi elini kaldırır; bu Quevera’dır. ‘Ben
varım’ der. Fidel Castro, ‘Sen ne anlarsın ekonomiden?’ diye hayretle sorar.
Quevera, ‘Afedersiniz’ der, ‘ben aranızda komünist var mı diye sordunuz
sandım’...
Her ne kadar bahse mevzu hatırat sahibi ve şürekâsı ile hiçbir bağımız
olmasa da, anekdot ilginçtir. Serdengeçtiler hayatı pek ilimle, felsefe ile
anlamazlar... Onlar için hayat inanmaktan ve inandıklarını yapmaktan
ibârettir. İnanırlar ve hayata geçirirler. Nihâyetinde mağlûp olurlar. Ama
onlar, galip olmak gibi bir hesaptan berîdirler zaten. Bir teşekkür, bir
tahattur onlar için hayatlarını hüzünlü bir tebessümle devam ettirmeleri
için kâfidir. Çoğun bundan da mahrum kalırlar. Ama şikâyet etmezler, sükût
ederler.. derin ve mânidar bir sükûttur bu...
Nerelerdedirler bunlar? Ne iş yaparlar, ne yer ne içerler, nerelerde
otururlar, niçin ortalarda görünmezler? Görünseler bile varlıklarını
hissettirmezler? Sessizlikleri hayat tarzı hâline mi gelmiştir? Kim bilir,
belki de öyledir. Nasıl olursa olsun, nerede olurlarsa olsunlar, hangi
durumda bulunurlarsa bulunsunlar, neye mâruz kalırlarsa kalsınlar, onlar
hüzünlü şövalyelerdir, hüzünlü serdengeçtilerdir... Onlar, kahramanların
yapması gerektiği gibi arenada konuşmuşlardır, hayatın içinde sükûtu tercih
ederler.. derin ve mânidar bir sükûttur bu...
Bunları isimlendirmek, profesyonel tarihçilere hiçbir zaman câzip
gelmemiştir. Tarihçiler onları müşterek bir özne ile ifade etmeyi tercih
etmişlerdir. Onlar tarihçi için kahramandırlar, şövalyedirler,
serdengeçtidirler... Bu müşterek özne altında yer alırlar tarihin içinde.
Tarihte isimleriyle yer almak gibi bir iddianın zaten sahibi değillerdir.
Tarihçiler de galiba buna hürmeten onları sıfatlarıyla zikrederler...
İsimsiz kahramanlar oluverirler ve tarihçinin kaleminden düşüverirler
tarihin sahifelerine... Silik, solmuş, sararmış ama kadîm bir iz bırakırlar
tarihin sahifelerinde... Onların isimlerini, o silik, solmuş, sararmış
sahifelerde okumak, geride bıraktıkları kadîm izleri takip etmek de ancak
ehlinin omuzlarında bir yük olsa gerektir.
Mağlûplar bahsimi bu hafta nihâyete erdirmiş bulunuyorum...
Haftaya galipler bahsinde buluşmak üzere diyemeyeceğim, çünkü ilgi alanıma
girmiyor galipler sınıfı. Onlara ait hissetmiyorum kendimi, dolayısıyla
onları anlamam ve anlatmam da mümkün değil. Bir başka bahiste belki...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi