BBP hareketine yönelik ‘irrasyonellik tespîti’ne müteveccih itirazıma
dairdir...
İtirazım, tespit sahibine vecihlendirilmiş bir tenkit olmayıp, irrasyonel
tespîtinin yaydığı şualara yöneliktir.
Evvelemirde belirtmeliyim ki, siyâsî bir hareketin, hele hele iktidar olmak
gibi bir hedefi bulunan ve mevcut sisteme alternatif projeksiyonlar vaaz
eden(en azından böyle bir iddianın sahibi olan) bir siyâsî hareketin
‘irrasyonel’ olarak tanımlanması makûl değildir... Siyâset, mistik değil
seküler, enfüsî değil ‘reel’ bir alandır ve topluma sunması icap eden dünya
da ‘reel’ bir dünya olmalıdır... Devleti yönetmeğe talip olup, kendisini de
bu işe ehil gören bir siyâsî hareketin ‘irreel’ dünyanın hangi
argümanlarıyla devleti yöneteceği sorusu isabetli bir soru olsa gerektir...
Bir siyâsî hareketin ‘irrasyonel’ olması veya böyle tespit edilmesi,
tanımlanması, tarif edilmesi her ne kadar muhataplarına romantik tedailer
sunuyorsa da ve bu durum hamâset ihtiyacını mebzûl miktarda karşılıyor ise
de, bendenizin itiraz melekelerini tahrik eden bir tarafı da vardır.
İtirazım hem siyâset alanına, hem de ‘biz’e dairdir...
İrrasyonel tanımlaması, hareketin derûnunda bir yerlerine isâbet edebilir
aslına bakarsanız, fakat bendeniz mezkûr isâbete de peşînen itiraz etmek, en
azından hayıflanmak niyetindeyim.
Siyâsetin karnesi seçim neticeleridir ve siyâsetin en mühim başarı kriteri
netice alınıp alınamadığıdır. Bu da gayet ‘reel’ bir durumdur. Hemen hemen
hiç bir irrasyonel argüman siyâsette netice alınmasını temin edemeyeceğine
göre, bir siyâsî hareketin ‘irrasyonel’ olması, bu hareket için artı bir
değer de olmasa gerektir. ‘Biz siyâset yapıyoruz, lâkin neticesi umurumuzda
değildir’ diyerek, Kâbe yolundaki veya Hz. İbrahim için yakılan ateşi
söndürmeğe giden karınca misal gösterilebilir. Bu da bir tercihtir tabiî ki.
Fakat, siyâset-i mündericede irrasyonel unsurlar yoktur ve
‘irrasyonalitenin’ siyâsete mesafe kazandırmayacağı âşikârdır.
Aslında ‘irrasyonalitenin’ sebep olduğu marazlar siyâset kurumundan ziyâde,
düşünce tarihimizde daha bârizdir. Bu marazlardan siyâset dünyamıza sirâyet
eden yekûnun kaynağı düşünce dünyamızdır. Ve asıl trajedi de burada
yaşanmaktadır yüzyıllardır...
Gerçekliğin yani realitenin kırıldığı, hatta ortadan kaldırıldığı bir
irrasyonel anlayışın ve bakış açısının düşünce dünyamızı ne hâle getirdiği
ise yürekler acısıdır. Bu, hem düşünce tarihimizin, hem sanat
anlayışlarımızın, hem dinî telâkkîlerimizin, dolayısı ile dinî hayatımızın
içine sızmış bir virüs gibidir... Elde ne tarih şuuru kalır, ne tarih
felsefesi, ne sahih bir sanat anlayışı vs...
İrrasyonalite bütün bunların önünde aşılmaz bir set gibi dikilir. İslâm
sanatından söz edecek olsanız, karşınıza bir tarafta Sultanahmet ve Selimiye
çıkar, diğer tarafta Nusretiye camiî... Bir tarafta Levnî çıkar, diğer
tarafta Ahmet Hamdi Bey. Bir tarafta Tatyos Efendi çıkar; klasik eserler
verir, diğer tarafta Dede Efendi çıkar Gülnihal’i besteler Batı müziği
formunda... Bütün bunların arasından ayıklamak zorunda kalırsınız
rasyonelliği... Merhum Necip Fazıl, Nusretiye Camiî için ‘rokoko piçi’ der,
oysa Yesârizâde’nin Ta’lik hattının zirvesi kabul edilen cami girişindeki
kitâbeler tamamen bize aittir... Nusretiye Camiî’ni nereye
yerleştireceğimize karar veremeyiz(!). Sultanahmet, Selimiye ve Süleymaniye
bize aittir, fakat Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı ve Ihlamur Kasrı pek
bize aittir gibi gelmez... Niçin sorusunun cevabı pek net değildir... Çünkü
gerçeklik kırılmıştır; neyin bize ait olduğunu, neyin bize ait olmadığını
tefrik edemeyiz...
Bu durum düşüce dünyamız içinde daha da temâyüz etmiştir. Gerçekliği kırma
hususunda üzerimize yoktur. Batı karşısında öykünürüz; ‘eğer İbn-i Rüşd
olmasaydı siz Aristo’yu tanıyamayacak ve okuyamayacaktınız’ diye, fakat içe
döndüğümüzde ‘kâfir’ deriz İbn-i Rüşd’e. İbn-i Sina ile aynı şekilde bir
yandan gurur duyarız el-âleme karşı, eve döndüğümüzde de itikadını
tartışırız...
Bu konuda misalleri çoğaltmak için tarihimiz tıka-basa malzeme ile doludur.
Fakat son bir örnek vermek istiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Beş Şehir’
isimli kitabının ‘Bursa’da Zaman’ bölümünde uzun uzun bahseder.
XVII. Asırda Bursa’ya yerleşmiş olan Celvetî şeyhi İsmail Hakkı Efendi,
Atpazarlı Osman Fazlî Efendi’nin mürididir. Devrin malî tedbirlerine
muhalefet eden Atpazarlı Osman Fazlî Efendi, zamanında devletin tek ümidi
haline gelen ve kısa sadaretinde işleri düzelten, Niş’i, Belgrad’ı, hattâ
bütün Rumeli’yi geriye alan Mustafa Fazıl Paşa tarafından Magosa’ya
nefyolunur. Daha sonra Salankamen’de Avusturyalılarla yapılan bir savaşta
şecaat ile ileriye atılan ve düşman cephelerini sökmeğe başlayan Mustafa
Fazıl Paşa, alnına isabet aldığı bir kurşun ile şehîd olur. İsmail Hakkı
Efendi yıllar sonra yazdığı ‘Silsilenamei –i Tarikatı Celvetiye’ isimli kitabında, Paşanın şehâdetini iptal eder(!) ve Bursa’dan şeyhini ziyaret
için Magosa’ya gittiğinde, şeyhi Atpazarlı Osman Fazlî Efendi’nin, Mustafa
Fazıl Paşa’nın ruhunu çağırarak, azarladığını, kendisini nefyettiği için o
kurşunu yediğini söylediğini yazar; yıllar önce uğradığı bir cezânın
hesabını da böylece görür...
Ve gerçek, irrasyonalite içinde boğulur...
Bu kısa ve belki karışık zihnî mesaiden sonra, BBP hareketinin irrasyonel
olarak tanımlanması hangi iklim ve zeminde yapıldı bilmiyorum ama, bu
kapıdan içeriye sızması muhtemel marazların hiç de az olmayacağı gibi bir
ihtimalin de hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum... İrrasyonalite, BBP
için bir iltifat değil, bir sehv-i sarih olsa gerekir... Hiçbir harîci
etkene dayanmaksızın varlık sebebini tasrih etmiş, tüm olumsuz şartlara
rağmen ayakta kalabilmiş ve bugün ümit hâline gelmiş olan BBP kanaatimce
oldukça rasyonel görünmektedir; yoksa benim için bir göz yanılması mı söz
konusudur?
Tekrâren ifade edeyim; bu satırlar, ‘konuya böyle de bakılabilir mi?’ gibi
bir soruya cevap aramak sadedindedir...
Ves-selâm...
Hâmiş: BBP 1. Olağanüstü Kurultayının hayırlı neticelere vesile olmasını
niyaz eder, seçilmiş arkadaşlarımıza başarılar dilerim...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi