BİR MAĞLUPLAR KABRİSTANI
Mağlûplar üzerine geçen hafta yazdığım yazıyı, “Haftaya ‘bizim mağlûplarımız’la buluşuruz belki!” diye hitâma erdirmiş ve “Hangisini istersiniz?” diye bir soru yöneltmiştim siz değerli Gelecek kaarilerine... Bu soruyu yöneltirken hüsn-ü zan etmiştim ki, siz aziz Gelecek kaarileri de iki hafta üst üste yazdığım ‘mağlûplar’ bahsi üzerinde birkaç dakika düşünür ve kendi zihninizde bir ‘mağlûplar taraması’ yaparak, en azından bir e-mektup ile bizim mağlûplarımızdan birinin ismini tarafıma muhavvel kılarsınız... Böylelikle müellif ve kaari arasındaki zihnî kurbiyyete de mütevâzı bir alâka kesb etmiş olabilirdik... Maalesef bâd-ı eyyâm-ı sâlifede, ‘mağlûplar’ bahsi, câlib-i dikkat bir bahis olmadı herhâlde ki, aziz kaariden ne bir ses, ne bir nefes; hak getire... ‘Bu durumdan ne gibi bir netice istihrâc ve istinbât etmeliyim acaba?’ diye düşündüm... İki ihtimâl vardı; ‘mağlûplar’ bahsi, bu satırların yazıcısına tesir ettiği kadar, kaarisine tesir etmemişti veya kaarinin zihninde ve dünyasında tanıdığı, tesâdüf ettiği, okuduğu bir ‘mağlûp’ yoktu... Kaarinin bizzat kendileri, etrafları ve okuduklarının içindeki kişilikler de ‘gâlipler’den müteşekkildi... Kaari gâliplerin dünyasında yaşıyordu, yazıcı mağlupların dünyasında... Tabiî her iki duruma da bir itirâzım yok, bu satırlara tersim edeceğim bir itirâzım yok daha doğrusu. Yoksa tepeden tırnağa itirâz melekeleri ile donanmış bir mu’teriz olarak, birkaç yazı daha itirazlar serisi yazabilirim... Bu girizgâhı bir küçük şekvâ kabul buyursun aziz kaariler... Bendeniz müsrırâne; ‘bizim mağlûplarımız’a bu hafta da devam arzusundayım, belki birkaç hafta daha... Kim bilir, herkese âşinâ mağlûpları da bahis mevzuu kılabilirim Bu satırlara!..
Bu hafta ‘bizim mağlûplarımız’ın güzidânının bir arada koyun koyuna yatarak ‘mağlûplar kervanı’ olarak dizildikleri bir ‘mağlûplar kabristanı’nı yazacağım...
Burası hakikaten tam bir mağlûplar kabristânı. Altı Osmanlı asrının en trajik mağlupları burada ebedî istirahat hâlindeler yüzyıllardır. Derin bir sükûtun içine.. ebediyete intikâl etmişler. Kimler yok ki? Fatih’in sevgili oğlu, kıymetli şehzâdesi Mustafa ve Cem Sultan iki güzel mağlup olarak burada yan yana yatıyorlar.
1474’de Niğde civârında hayâta vedâ eden şehzâde Mustafa böbreklerinden rahatsızdı. Tarihler bir de gönül rahatsızlığından bahsediyorlardı şehzâde Mustafa’nın. Fatih’in kudretli ve münevver sadrazâmı Mahmut Paşa’nın genç ve güzel karısına âşıktı şehzâde Mustafa. Bu aşk Mahmut Paşa’yı intikam hislerine sürüklemişti ve tarihçilerin bir kısmı bu intikamın kurbânı olduğunu, Paşa tarafından yavaş yavaş zehirletilerek öldürüldüğünü yazıyordu Şehzâde Mustafa’nın. Bu rivâyet ve bu tezvîrât yüzünden Fatih’in gazâbına uğramış canından olmuştu Mahmut Paşa Yedikule zindanlarında... Şehzâde Mustafa ve Mahmut Paşa artık âhiretde hesaplaşacak olan iki mağlup olarak mahşer gününü beklemede, birisi ‘mağlûplar kabirstanı’nda, diğeri İstanbul’da, kendi ismiyle anılan türbesinde...
Şehzâde Mustafa’yla berâber aynı türbenin içinde Cem Sultan... Şair Cem Sultan. Âlim Cem Sultan... Arapça, Farsça, Lâtince, Yunanca ve İtalyanca bilen bir mustarib, bir mağlûp... Yalnız kendisi değil, Amasya’daki şehzâdeliğinde başlayan dostlukları, Karaman, Konya, Mısır, Rodos, Fransa, İtalya ve daha pek çok gurbet elinde devam eden muhibbânı da aynı ‘mağluplar kervanı’na katılmışlar. Sâdi, Şahidî, Haydar Çelebi, Kandî, Türâbî, Sehâyî ve Lâ’lî gibi şairlerden oluşan yâr-ı sâdıklarıyla beraber mağlûbiyet kaderine ilticâ etmişler... Daha sonraki biyografi yazarları ‘Cem şairleri’ demişler onlara... Nihâyetinde katil Papa VI. Alessandro Borgia’nın zalim ellerinde can veren Cem Sultan... Burada kardeşi Mustafa ile koyun koyuna aynı kaderi paylaşıyor, mağlûp olma kaderini... ve Cem Sultan hâlâ romancısını bekliyor...
Üçüncü kardeşleri Oğuz da taht kaygısı ile cellâtların boynuna geçirdikleri ipe teslim olmak gibi bir son ile ağabeylerinin kaderine ortak olmuş; o da ‘mağluplar kervanı’nda saf tutmuş. Hemen yanlarındaki başka bir türbede ise yeğenleri var, ağabeyleri II. Bayezid’in oğlu Ahmet.
Bu ‘mağluplar kervanı’nın ebedî uykularına yattığı mekânın misâfir ettiği son ‘mağlup’ Şehzâde Mustafa... Kânunî’nin sevgili oğlu Şehzâde Mustafa... Yıl 1553’tür. Mustafa 38 yaşındadır ve ertesi yıl boynuna yağlı kement geçirilecek olan Mehmet adında da bir oğlu vardır... Hurrem Haseki Sultan, Rüstem Paşa ve Mihrimah Sultan’ın entrikalarına mağlup olan Şehzâde Mustafa, yedi tâne dilsiz cellâdın attığı kementlerle boğularak canını teslim eder... O güne ‘mekr-i Rüstem’ denir, ‘Rüstemin hilesi’...
Ölümün belki de en korkunç yüzü burada görülebilir... ‘Uhrevî sükûnetin ve uhrevî rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler’i dâvet ettiği yer burası Yâkup Kadri’nin... ‘Ey kararsız gönül! Dakikalara dur diyebileceğimiz yer burasıdır’ dediği yer...
Bu mekânın girişindeki kısacık ama kısacık olduğu kadar da yüzyılların tüm izlerini taşıyan yol, insanın üzerinde hep derin tesirler bırakır. Bu yolun bu kadar kısa olması, ihtimâldir ki tesâdüflere bağlı değildir. Bu yol kısacık olmalıdır, çünkü, burada yatan mağlûp güzellerin ömürleri de kısa ve dramatiktir. Onların hiç bir suçları yoktur, ‘bir suçlu var ise o da...’ diye düşünür bu satırların yazarı ve durup, düşünmekten ve suçluyu teşhis etmekten geri adım atar bu demde. Bu, yazıcının üzerine bir vazife değildir. Sınırlarını zorladığının farkına varır ve sükût eder. Çünkü biraz daha yazsa, bu sefer gazetenin mizanpajını üstleneni zor durumda bırakacak ve mağluplar bahsi tam da ortasından ikiye bölünüp, gazetenin farklı iki sahifesine özensizce serpiştirilecektir, buna sebep olmamak için de burada sükût etmelidir...
bu ‘mağlûplar kabristanı’nın adı Murâdiye’dir, Hüdâvendigâr Liva’sının ziyâretçilerini bekleyen Muradiye’si...
Yolunuz düşerse Hüdâvendigâr Liva’sına, ziyâret ediniz bu ‘mağlûplar kabristanı’nı...
Haftaya bir başka mâğlûplar bahsinde buluşmak üzere; Hayyâle’l-felâh...
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi