Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > El atın; bu sıkıntıya bir son verelim...

El atın; bu sıkıntıya bir son verelim...


Nicedir zihnî bir teşevvüşe ve aynı zamanda bir zihnî tembelliğe giriftârım... İçimden hiçbir şey yazmak gelmiyor... ‘Ne olacak bu memleketin hâli?’ sorusu tahammül mülkümü virân ediyor çoktandır... Meselâ, siyâset sahnesinin yeni ve aktif aktörü Kasımpaşalı bir yenilikçi(!) lider benim zihnimde hiç bir tedâiye sebep olmuyor; kendisinin ekranlara yansıyan ve bendenizin nâdiren karşılaştığı bakışları büyük bir boşluk hissine sebep oluyor... Bu boşluğun içinde ne yazabilirim ki?!  Ne kadar boş olduğunu mu? Bunu görmeyen gözlere bu boşluğu  târif etmenin, köre fil târif etmekten öte ne işe yarayacağını kestiremiyorum doğrusu...


Bunun hâricinde eski dostların hükümet içinde mâruz kaldıkları o içler acısı durum bile beni yazı yazmağa tahrik etmeğe yetmiyor. Kâarilerimin mâlûm partiyle ilgili yazdığım yazılardan ne kadar telezzüz ettiklerini biliyorum, lâkin gelin görün ki, zihnimden parmaklarıma üşüşen tek bir kelime bile yok bu sıralar ki, elim klavyeye uzansın da yazayım...


Kendimizden bahsetmek, bize dair kurumları, bize dair gelişmeleri, bize dair marazları bahse mevzu kılmak da yazana zor geliyor; ayrıca bunları da yazamamama dair en mühiminden bir sebep, skora tesir edememek kaygısı olarak bir habis tümör gibi beynimi kemiriyor. ‘En iyisi mi börtü-böcekten bahsetmek  galiba’ deyip işte böyle eveleyip geveliyorum...


Birkaç sene evveldi, ‘menier sendromu’ deyû tesmiye olunan hastalığımdan mütevellid, on beş günlük bir hastane tedavisi ve istirahatı sonrasında doktorum bana ‘Televizyondan, en azından Discovery Chanell veya National Geografik gibi kanalların hâricindeki kanallardan uzak durun bir süre’ şeklinde sıkı sıkıya tembihte bulunmuştu... Bendeniz de bu tembihe ittibâ edüb, birkaç ay tavsiye edilen kanalları seyrederek, hayvanlar âlemi hakkında, kartalların kanat uzunluklarından tutun da, Yunusların denizin içinde yaydıkları ses dalgalarının kaç desibel olduğuna ve deniz atlarının nasıl çiftleştiğine varıncaya değin yığınla tabiat bilgisi tedârik etmiş idim... Neticede doktorumun televizyon ve okuma yasağı kalktıktan sonra da uzun bir süre, hürriyete rağmen televizyondan uzak durmuş idim...


Şimdilerde yine, siyâsetin, aktüalitenin, tartışma proğramlarının semtine bile uğrayamıyorum... Şöyle tam tekmil bir ana haber bültenini aylar var ki seyretmiyorum... Nâdiren iştirâk etdiğim sohbet meclislerinde ülkenin ahvâline dair bâzı gelişmeler suâl olunduğunda da, bakıyorum ki nice gelişmeden hakikaten haberdâr değilim... Kürtçe eğitim mevzuu harâretlenmiş, idam cezâsının  kalkması hususunda kıyametler kopmuş, fâhişelerin sicillerinin temizlenmesi(demek ki sicilleri tutuluyormuş!) gündeme gelmiş ve birileri bu sicillerin temizlenmesini destekleyeceklerini beyân buyurmuşlar...


Ve’l-hâsıl ne kadar da çok önemli şeyler olmuş ve bendeniz bunların ne kadar da uzağında kalabilmişim... Ne çıkar? Bendeniz bunların farkında ve tâkibinde olsa idim eğer ne değişecekti? Hiçbir şey! Bunlar hakkında yazılar yazsa idim meselâ, hayatımızda, hayatınızda neler değişirdi? İçinizden bâzıları ‘aman da ne oturaklı yazmışsın’ veya ‘aman da ne kadar saçmalamışsın’ mı diyecekti? Her iki hâlde de dünyamız mı zenginleşecekti? Ben bir iltifat mesajı ile şerefyâb mı olacaktım veya sizlerden bâzıları bir tenkit mesajı ile ‘haddini bildirdim işte’ diye rahatlayacak  ve tatmin olacak ve ben de bu okuyucuyu sallayacak mıydım? Hayır, , bütün bunların hiçbirisi olmayacaktı; bendeniz yazacaktım, sizler de okuyacaktınız ve bir kısmınız da yemeyip içmeyip hemen e-posta adresime e-mektuplar yollayacaktı, sanki benim umurumda imiş gibi! Bunun adı ne? Bu da ayrı bir boşluk!..


Bu arada Derviş Edip’in gazetemizde tefrika edilen romanı ilginç bir hâl almağa başladı, bilmem farkında mısınız? Roman teknikleri açısından oldukça tartışılabilir de olsa, bize dair bir iç dünyayı açıyor Derviş Edip... Okuyucuya alenen fâş ediyor bir iç dünyayı... Hayal kırıklıklarını, vazgeçmişliklerini, ümitsizliklerini, trajedilerini, geleceği kurgulayamamaktaki sıkıntılarını, bu muhtemel kurgunun icâp ettirdiği argümanlardan bir câmiânın nasıl da yoksun olduğunu açık yüreklilikle(mümkün mertebe) yazıyor... Kaç kişi okuyor acaba? Kendisine kaç kişi ulaşmağa çalıştı, kaç kişi sorguladı yazdıklarını? İçinde âşinâ simâlar, âşinâ tip tahlilleri... Üstü örtülü bir yığın itiraf... Kimlerin ilgisini çekiyor bunlar? Bu soruları merak sâikiyle sorduğumu ifade etmeliyim; yoksa kimse okumuyor demiyorum; zinhar... Bu arada bu satırlar sebebiyle sevgili Derviş Edip’le aramızın limonîleşmesini istemem doğrusu…


 Sıkıcı bir yazı olduğunun farkındayım...


Aslına bakarsanız yazıya başladığımda kısa bir girizgâhtan sonra dünya fikir ve hikmet dünyasının önemli insanlarının sözlerinden derlediğim çiçeklerden oluşmuş buketler sunacaktım sizlere... Bunun için ciddi bir emek de sarf etmiştim, ilgili kitapları tekrardan taradım, derledim ve ayrı bir dosya hâlinde arşivime kaydettim... Ama düşündüm sonra, hanginizin umurunda Gramshi, hanginiz tanıyor? Ya da Voltair, ya da Sthendal, ya da Puskin ya da Don Kişot.. Don Kişot, sizin için bir hiç uğruna kahramanlık yapmış ve reel dünyayı ıskalamış ihtiyar bir bunaktır belki de, öyledir, öyledir büyük ihtimalle.. Ama siz nereden tanırsınız ki Don Kişot’u?! Ya romanın birkaç bölümünü okuyup sıkılıp atmışsınızdır bir kenara ve okuduğunuzu varsaymışsınızdır, ya da oradan buradan kulağınıza çalınanlarla idâre ederek, o meşhur beylik lafları kullanıyorsunuzdur icap ettiğinde; ‘Don Kişot, bir hiç uğruna kahramanlık yapmış ve reel dünyayı ıskalamış ihtiyar bir bunaktır’ .


Yani reel dünyanın farkına varamamış ve kendisini ziyan etmiş bir ihtiyar.. Hayır. Don Kişot bundan çok başka bir şeydir… Lakin onu tanımak için biraz onun ahlakına sürtünmüş olmak lazım gelir ve onu anlamak için de felâsifeden nasip-dâr olmak icap eder… Hanginizin merakını gıdıklıyor bunlar diyerek vazgeçtim sonra.. ve ortaya bu yazı çıktı... Ne yapalım; zuhurât bu imiş... ‘Kaderini kısmetini çektirene…’ diye bir oyun vardı eskiden.. çocuklar satardı, ya da tatlıcılar gezerdi, bir tepsi tatlının içinde altı oyulmuş olan dilimi bursanız, tatlıcı size bir dilim daha verirdi.. Siz altı oyuk tatlıyı bulamadınız bu hafta ve bu yazıyla idare edeceksiniz, eliniz mahkûm… 


Ne yapalım, benim elim sizinkinden daha güçlü… Gazete benim, keyif benim.. hem biliyorum gazeteyi elinize aldığınızda ilk okuduğunuz sahife bana ait.. bunu bilmek güzel doğrusu! Ama bu aralar fena sıkkın canım.. bıktım bu yazı işinden, artık resim yapmak istiyorum, heykel yapmak istiyorum, harita yapmak istiyorum şöyle üç boyutlusundan, gezmek istiyorum yâ hâ en azından…  


Zaten birinci kuşak ceddimin misafir olarak geldikleri ülkenizde halen kök salamamış birisi olarak, ülkenizin derdiyle dertlenmekten de bıkmışım… Otuz yıldır ne olacak bu memleketin hali diye diye anam ağlamış..  ne olacaksa olsun, sanki benim atalarımın ülkesi.. ben bu topraklara ait değilim ki.. bütün Türk büyükleri bilirler bunu.. Oldum olası sormuşumdur ama bu aralar daha sık soruyorum kendime,; ne arıyorum burada diye? Bekliyorum; İliria rûzîgârları alsa götürse beni buralardan, siz benden kurtulsanız, ben de sizden… Ben kartalın oğluyum, kartallar ülkesinin çocuğuyum, Kartalın argodaki karşılığı da kartaldır, onu hafife alamazsınız. Lakin boz da olsa, yoz da olsa kurd’un argodaki karşlığı it’tir it… Benim Kartalım sizin itinizi gagalar anlayacağınız. Zaten  partinizin amblemini de kartal yapmadı Türk büyükleriniz, bu durumu da daha unutmuş değilim hani! Yok efendim neymiş, kartal Arnavutların milli sembolüymüş, bendeniz Arnavutmuşum(elmahdülillah) ve yanlış anlaşılırmış, yok efendim kartal Roma’nın da sembolüymüş de(bu arada  içimizde Romalı var mıydı bilmiyorum, eskiden ülkenin nam-dar sinema aktristi vardı, Romalı Perihan, bu arkadaş da parti kurucusu muydu ve Romalı mıydı bilemem).. Neyse aynen benim gibi konu da iyice dağıldı galiba… Toparlayalım biraz mevzuyu ne dersiniz? Bakın sevgili okurlarım, size sormadan da bir şey yazmıyorum gördüğünüz gibi, unutmayın bunu…


İsterseniz bu sıkıcı yazıları yazmama siz mâni olun ve ‘artık yazma’ diyerek bu sıkıntıya siz son verin... ‘Mecbur muyuz senin sıkıcı yazılarını okumağa’ deyin ve bu fakîri rahatlatın...


El atın, bu sıkıntıya bir son verelim; ne dersiniz? 




Yorumlar

cengiz

bu yazı kime ait öğrenebilirmiyim..

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS