Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir
Anasayfa > Gelecek Yazıları > Şedît bir gitme ihtiyâcı ve vedâ iştiyâki…

Şedît bir gitme ihtiyâcı ve vedâ iştiyâki…


yorgunluk kuyusundan


yükselir çıkarız.


içimizdeki zinde güçler,


çatık kaşlı baylar,


beklerler ki,


güçsüz düşsün çocuklar…


(Kafka)


Nicedir şedît bir gitme ihtiyacı içindeyim.; nereye olduğunu bilmeden bir vedâ iştiyâkı aynı zamanda bu… İsteyenler firar da koyabilir aslında bunun adını; mâkûl ve meşrû ve en mühim ve müessir olanı, nice esbâba müteallik bir gidiş, bir firar; belki bir geri dönüş, tersinen bir hicret belki…


Nereye gitme, nereye firar ve nerelere, kimlere vedâ, nerelerden, kimlerden kaçış? İşte bu soruların cevaplarını ‘yazmamak için’ başladım aslında yazıya; yazmak ama bu arada yazmamak için… Sizin anlayacağınız efendim, gitmek istemelerimin ve vedâ iştiyâkımın esbâbı arasında  zikredilebilecek en mühiminden  bir his, zihnimde esen muhalif rûzigârlar ve tersine bir hicret olsa gerek… Bu  gemlenemez muhalif rûzigârlar ve tersine hicret hissi, daha evvelce inşâ olunan her ne var ise, onları vurup bir kasırga gibi, hâk ile yeksân etmektedir…


‘Bu ülke’, külliyen istisnâ bir teşkil etmektedir. Yani, en rakik duyuşlardan, hissedişlerden, en kaba, en kesif sosyal teorilere kadar hiçbir kalb-i sâlimin ve hiçbir akl-ı selîmin ihata edemeyeceği bir intizamsızlık hüküm fermâ baktığım, gördüğüm yerlerde… İnanmanın güçleştiği, inanma duygusunun zedelendiği yerler buralar artık… Mütemâdiyen çalışan, dönen bir törpüye tutulmak gibi bir şey… ruhlarımız, hissiyâtımız, ümitlerimiz, belki hepsinden mühimi zamanımız planyaya tutulmuş bir bütünden toz zerrecikleri hâlinde yerlere saçılıyor… Nihâyetinde nemli bir talaş yığınına dönmüş, fukara sobalarında yanmaktan bile âciz toz zerrecikleri… Aslında nemli bir kâğıt tomarı demeliydim; yavaş yavaş küf kokmağa başlayan, üzerindeki yazıları okunmaz hâle gelen bir kâğıt tomarı… Oysa neler yazıyor o nemli kâğıt parçalarında!.. Koskoca bir neslin trajedileri, ümitleri, hayalleri, idealleri… birbirine geçmiş nice ömrün mahrem ve müstear dramları…


İnanma duygularımın târûmar olduğu  demleri çekiyorum içime… Ruhumda açılan sürgün yaralarının kanatıyorum, benden öncekilerin acılarını da üstlenerek, sırtlanarak hepsini çekmek istiyorum, yeniden ve yine… Eskiden ne kadar kolaymış inanmak!  Kim bilir belki de kolay inanmak gerekiyordur, bilmiyorum.. Esâsında hayat denen sahneye tesâdüfen fırlatılan insanlığın, hiç bir kuralını belirleyemeden ve tesir edemeden oyadığı bu oyunu oynamak içimden gelmiyor hiç, ben bu oyunu oynamak istemiyorum diyorum kendime.. hayatın içinde neye memurum, hiç bilmiyorum.. nereye gideceğim, onu da bilmiyorum..  


Ve’l-hâsıl olmuyor… Tutunamıyorum hayat denen hiç bir dala. O daldan mahrumum.. 


Sakil.. sakîm.. savruk kalıyor her şey.. Bendeniz ‘nerede bulunduğum’ ve daha mühimi ‘niçin burada bulunduğum’ sualleri karşısında tamâmen âciz kalıyorum ve dahi zihnî/kalbî teşevvüşe giriftarım.. Galiba en sunturlusundan ‘tutunamamak’ dediği buydu yazarın… Köklerinden kopmak, bir polen gibi rûzigârın önünde savrulup başka iklimlere düşmek, lâkin ‘tutunamamak’


Nice esbâba müteallik  bir gitme ve firâra dair neler yazmalıyım ki, aslında yazmamış olayım. İşin en netâmeli tarafı da bu zaten. Bunları ancak demek isteyeceğim, kimler anlayacak, kimlerin anlamasını istiyorum; hiç kimse anlamasa bile yazmalıyım; çünkü anlayacak olanın gelme ihtimâlini hep canlı tuttum içimde… Gelecek bir gün ve o geldiğinde ben o ândan itibâren 'O' olacağım... Niçin ağzımda eveleyip geveliyorum, açık açık yazmıyorum? Zorluğunu yazan biliyor!


Aslında gitmek yerine ‘uzaklaşmak’ demeliydi belki de. Bir ‘uzak duruş’tan söz açmalıydım. Önce kendimden uzaklaşmak, sonra gelsin sıradaki… Bütün bunların bir ‘içe çekilme’ olduğunu yazmalıyım, bir ‘içe çekilme’ yani, sükûta… Artık susma zamanının geldiğine inandığıma göre, ‘bir zamanlar ne kadar da fazla lâf etmişim’ diye hayıflanabilirim… O zamanlar çok şey biliyormuşum demek ki! Şimdi ise ne kadar az şey bildiğimi bildiğim gibi ve bilmenin acı çekmek demek olduğunu bilmek gibi…


Sıkı sıkıya merbût bulunduğum kimi kavramların artık bana olan râbıtası pamuk ipliğinin mukavemeti kadar… Bir nefeslik bir rûzigârın koparıp atabileceği bir mukavemet; veya bir iç çekişin… Bir ömrün, nice ömürlerin fedâ edildiği kimi kavramların artık tamamen tedâisiz kaldığı ve hâliyle hissiyâtımın cûş u hûrûşa erdiği bu demde, maalesef   bendeniz lâl olmuş ve öylece kalmış, ancak hazin ve gümrah feryatlar koparan bir bî-çâreyim… Kime, kimlere ulaşır bu feryatlarım; meçhûl! ‘Meçhûl neresidir ve orada bizim için neler söylenir’ diyordu şair… Kimlere muhavvel kılmak istiyorum bu satırları? Kim bilir, belki de en aklî olanı, yalnızca bu satırları ardımda bırakmak istiyorum, o kadar, en azından kendi tarihime kayıt düşmek istiyorum, bana şâhitlik etsinler istiyorum…


Victor Hugo’nun, ‘Sefiller’ adlı romanındaki Mabeuff  Baba’yı hatırladım şimdi: ‘İnsanoğlunun anayasa gibi, cumhuriyet gibi, krallık gibi ham hayaller yüzünden birbirine düşman kesilmelerini’ anlayamayan Mabeuff  Baba’yı. ‘Dünyada seyredilecek o kadar çok çiçek, o kadar çok ağaç var ki’ diyen Mabeuff  Baba’yı… Biliyor musunuz, Mabeuff  Baba da, ‘Sefiller’ isimli  romanda cumhuriyetçi olduğu için öldürülüyordu, ne hazin değil mi?


Bendeniz bu ânda en mânidâr vechesi ile ‘hicret’i düşünüyorum; zihnî bir hicreti; kelime mânâsından ibâret hicreti, dinî anlamına atıf yapmaksızın ve ilgi kurmaksızın… Günlük hâdisâtın zâhirî sâikleri bir yana bırakılırsa, başlı başına bir ‘uzaklaşma’nın, ‘uzak duruş’un ve belki bu nispette bir yakınlaşmanın peşinde bir hicretten söz etmeğe çalışıyorum… Kalbimi sarıp sarmalayacak, ruhuma hayatî bir nefes gibi çekeceğim ve o nefesle öleceğimi bekliyorum...Belki o zaman böyle verimsiz ve mânâsız olmaz hiçbir şey… 


Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS