Bir yalnızlık hikayesi…
Kesif bir tecrit hissinin refâkat edeceği yer nihâyet yalnızlıktır... İnsanlardan, hâdiselerden, müşterek mekânlardan, dâvetlerden hicret edilecek yer nihâyet yalnızlıktır... Kalabalıkların rağmına, kalabalıkların içinde dâhi ilticâ edilen bir yalnızlık... Aklı, zihni, gönlü ve hâfızayı perhize sokan bir yalnızlık; deniz fenerleri gibi... Hâfızamızdaki kelimeleri tek-tek tahattur edip de nihâyetinde yalnızca bir kelimeye mâhbes olmak nevîinden bir yalnızlık... Yolların ayırdığı dositân ile bir muâhâvereden bile mahrum kalınmış bir yalnızlık...
Sabahın ilk ışıkları ile der-hâtır edilen Fuzulî ile mükâleme kalır geriye:
“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapum bâd-ı sâbâdan gayri”...
Elde şairin tesellisi kalır: “Bazen ikiye bölünecek kadar yalnızdı” der ve kime dediğini şairin kendisi bilir...
Bu kaçış çâresiz değil, bir sığınağı var; kütüphane.. kitaplar...
Kitaplar ve kitapların içindeki kahramanlar ile ülfet daha medenî, daha dürüst, daha vefâlı...
O kahramanların içinden istediklerinizi hayatınıza dahil edip, istemediklerinizi hayatınızın dışında bırakmak gibi bir imtiyâzın sahibisiniz...Her ne kadar bu satırların yazarına yönelik, irreeel bir durum tespîti yapmak isteyenler için bu yazı mebzûl miktarda malzeme tedârik ediyorsa da, bu tespitî yapacak olanların böyle bir lezzeti telezzüz etmedikleri kanaatine varmak mecburiyetindeyim... Gerçek hayatın içinde ne var ki harâretle tavsiye edebileceğiniz, ne kaldı ki? Oysa kitaplar öyle mi? Hanginizin hayatında daha gençlik eyyâmında kıraat ettiğiniz bir kitabın içinde saklı durup duran ve sizin alâkanızı sabırla bekleyen roman kahramanlarınız yok?
İşte hemen çoğunuzun başucunda veya evinizin bir köşesinde bıraktığınız yerde derin bir sükût içinde bekleyen ‘Saatleri Ayarlama Enstitütüsü’nün o unutulmaz kahramanı Hayri İrdal Bey... Hangimizi geri çevirdi Hayri Bey? Hangimizin saatini ayarlamadı, batılılaşma macerâmızın bozuk pusulasını tâmir etmedi?
‘Bir Adam Yaratmak’ isimli o unutulmaz piyesin kahramanı ile bizi tanıştıran merhum Necip Fazıl aramızdan ayrılalı nice yıllar oldu, lâkin piyesin kahramanı hangimizin hâfızasını terk etti? Bir incir ağacını her gördüğümde, niçin hâlâ Hüsrev’in bahçedeki incir ağacının kesilmesi karşısında çektiği derin acıyı hatırlıyorum?
Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu’ romanındaki ittihatçı Kara Kemal’i evinde saklayan ve bu yüzden tutuklanan yakın dostu Emin Bey’in İstiklâl Mahkemesi reisine verdiği cevabı nasıl unutabiliriz? Emin Bey:
“Yeterince korktum. Daha fazla korkmak gücümün üstündedir!” demişti...
Tolstoy’un ‘Diriliş’ isimli dev eserinin kahramanı Dimitri’nin dirilişini unutmak mümkün mü? Romanın temel tartışması, insan doğuştan mı suçludur, yoksa onu suça iten şartlar mıdır münazarası etrafında ve buna bağlı olarak insanların bir kısmının diğer bir kısmını hangi ölçülere göre yargıladığını ve cezalandırabildiğini sorgulamaktı... Bu sorgulamayı hayatımızın içinde hangimiz yapmadı? Dimitri bir şekilde hayatımıza girmedi mi? Romanın sonunda Dimitri diriliyordu gerçekten:
‘Hepsi bu kadarcık mı’ diye soruyordu ve cevap veriyordu yine kendisi:
‘Evet hepsi bu kadarcık, ben seni bağışlıyorum, sen de bir başkasını bağışla…’ demişti ve tüm kötülüklerinden arınmıştı Dimitri.
Don Kişot hâlâ hayatımızın bir parçası değil mi? Hepimizin hayatında rol oynamadı mı bir süre de olsa, Don Kişot olmadık mı hiç? Romanın o unutulmaz diyaloğu:
Sanço Panza:
‘Yel değirmenlerini neden dev zannediyorsun?’
Don Kişot:
‘Peki ya sen neden devleri yel değirmeni zannediyorsun?’.
Bu trajediyi en fazla bizim neslimiz yaşamadı mı? Belki hâlâ yaşamıyor muyuz?
Kitaplar ve kütüphane yalnızlığımızı en derinden ve fakat en acısız yaşayabileceğimiz bir yalnızlık köşkü... Oradan bakmak daha onurlu, daha samimî, daha vefalı, hülâsâ daha insanî... Kitapların dünyasında polemik yok, kavga yok, hırs yok, slogan yok. Ne istiyorsanız o var, size itiraz etmiyorlar, isterseniz sizin dünyanıza ve hayatınıza giriyorlar, isterseniz sükût ederek bekliyorlar, üstelik asırlarca...
‘Bir köşede unutulmuş, sararmış bir kâğıt parçasının benden çok yaşayacak olması ne garip’ diyordu Hüsrev, ‘Bir Adam Yaratmak’ta... Bakın gördünüz mü yine hayatımıza giriverdi Hüsrev...
İsterseniz gerçekten kaçış deyiniz, isterseniz başka isim ve sıfatlar takınız bu hâlet- i ruhiyeye; sizin bileceğiniz bir şey bu. Lâkin tecrit hissine refâkat edebilecek en nâmuslu liman kütüphânedir ve en sâdık dostlarımız kitaplar ve içlerindeki kahramanlarımızdır.
* * * * *
Bâzen gün içindeki menzillerimden olan sahaflarda, elinde bir eski kitap ile ‘amca bu kitabı kaça alırsınız’ diyen çocuklar görüyorum, içim acıyor... O kitabın sâhibini düşünüyorum hemen, muhtemelen çocuğun babası, kim bilir diyorum, nasıl bir muâşaka vardı aralarında o kitapla ve içindekilerle, nice hislerini gömmüştü o kitaba... Bütün bunlardan habersiz bir çocuk; ‘amca bu kitabı kaça alırsınız?’ diyor, babasının hatıralarının sindiği o kitabı alelâde bir eşya gibi satıyor; aslında sattığı babasının hâtıraları, babasının mirâsı... Vâ-hayfa!..
Bir başka perdenin tasvîri beyânında:
Mekân yine bir sahaf, üçüncü zemin katta. Orta yaşlarda bir adam içeri girer, mahçûb, sıkıntılı... Bir ân önce işini hâlledip ‘gitmek’ arzusundadır... Elinde iki dergi koleksiyonu, ‘Malûmat’ ve ‘Hülâsatü’l Efkâr’ dergileri. Sıkıca sarılmış, onları bırakmak istemiyor ve onları satmak zorunda kalmak zûl geliyor besbelli ve ilk kez yaptığı bir iş; bu da belli her hâlinden. Söze nasıl başlanır onu da kestiremiyor ve belli ki içinden bunları tasarlıyor... Biraz bakındıktan sonra söze girmek zorunda artık; ‘Çocuklar meraklı değiller ve artık evdekilere yük teşkil ediyor, acaba alâkadar olur musunuz?’ diyor... Sesi titrek, yalan söylediği belli, lâkin o kadar mâsum ki bu yalan, adamla sanki kırk yıllık bir dostluk hissi tevlîd oluyor aramda. Sımsıcak bakıyorum yüzüne, ‘aldırma’ demek istiyorum, ‘dünyanın türlü cevrinden birisi de bu, ne çıkar?’. Anlıyor gibi beni, ben de onu... İşin aslı adamın o dergilerin parasına ihtiyacı var, bunun için vazgeçiyordu yıllarını birlikte tükettiği mevkuteden... Sahaf nihâyetinde bir tüccar ve ucuza kapamak niyetinde. ‘Eksikleri var mı içinde, varsa para etmez’ diyor. ‘Hayır’diyor adam, ‘mütemmemdir, üstelik iyi muhafaza edilmiştir’ diye ilâve ediyor... Sahaf;, ‘Vallahi ekonomik kriz var, önceden olsa para ederdi ama bu aralar kimse alamıyor bu tür koleksiyonları, isterseniz bırakın sizin adınıza satalım’...
Adam iyice geriliyor, orayı terk etmek istiyor, elindekileri de bırakarak belki de; arkasına hiç bakmadan şehrin tenhâ bir yerlerinde ağlamak için... Adam raflardaki kitaplarla alâkadar olmaktan da kendisini alamıyor bu işkencenin arasında. Raflara bakınmasından istifâde ederek adama hissettirmeden sahafa cebimdeki parayı veriyorum, ‘Biraz da sen ilâve et ve al dergileri’ diyorum... Sahaf o dakikaya kadar gelişen diyaloğun oluşturduğu önyargının tersine bir fiyat teklif ediyor. Adam yalnızca ‘pekâlâ’ diyor, masanın üstüne bıraktığı dergileri karıştırmağa başlıyor, belki de yüzlerce sefer bakıştığı sahifelerle, belki son kez muâşaka ediyor, dergiyi kapatıp kapağını okşuyor ve ‘teşekkür ederim’ diyor... Sahaf, ‘elinizde başka kitaplar varsa getirin bir bakalım’ diyor, adam gülüyor acıyarak bakıyor sahafa, tenezzül eden bakışlar bunlar... Arkasına bakmadan çıkıyor adam, bitkin adımlarla merdivenleri çıktığını görüyorum, bir kez arkasına bakıyor, göz göze geliyoruz; dositâne tebessüm ediyor bana, mukabelede bulunuyorum...
(.............)
vahiy insan şehir revelation ahlâk etik ethica nüzhet yalan estetik metafizik ebrah doğu batı fıtrat creation yaratılış iyilik kötülük dürüstlük eşref-i mahlûkat kişilik asâlet cesâret vefâ sadâkat ihânet yalan immoralist mitoloji belh’um adâl aere perennius antere genetik şuur terbiye muâşeret muâşaka muvâsalat firâk zarâfet letâfet ferâset panteon rolyef fresk heykel portre gravür ideal ülkü ülkücü kerbelâ aşk keşke cennet cehennem araf âdem havva hâbil kâbil elma haz hayâ hicap gurur hürriyet adâlet musâvat agnostic akıl dacret locig analytical antiq aristokrasi kûrûn-i vustâ giyotin hakikat hikmet paradox dialectic tenkit stoa akademia logos logos spermaticos felâsife gelenek hermeneutic semantic hint upanişad mutezile ihvân-ı safa ilk neden iskenderiye okulu medinetü’l fâzıla hürriyet kölelik rönesans ütopya rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed kur’ân endülüs ibn-i rüşd aristotales şeyh gâlip farâbi platon sokrat marcus aurelius galile mimar sinan kirkedard farabi ibn-i sina ibn-i hâldun kafka taşköprülüzâde gazâli musa cârullah şemseddin sâmi frasheri bergson enver paşa muhammed ikbal hayyam mehmet âkif yâkup cemil şems ibn-i haldun mevlâna ali şeriâti fuzulî ebu’l âlâ el maarrî ahmet mithat efendi cemil meriç nâmık kemal ahmed hamdi tanpınar kemal tahir yahya kemal cahid zarifoğlu dostoyevski tolstoy knut hamsun nietzsche oğuz atay gogol albert camus descartes herman hesse puşkin halil cibran kaşgarlı mahmut tevfik fikret cenap şehabettin neyzen tevfik motzart bach mahler tarkovski suç ve cezâ anna karenina madonna prag istanbul çocuk kalbi sn. petersburg soljenitsin marks kant heraklit hegel el-hamra endülüs kâmus u türkî redhouse wagner kâmus u okyanus lugat-i fransevî iliria shqip meydan larusse şakâyık-ı nûmâniye mevzuâtü’l ulûm abdülkadir merâgi ıtrî muhammed esed michelangelo van gogh cezanne rembrand monet hoca ali rıza ulysess gaze eleni karaindrou sezen aksu golha farid farjad osman hamdi