Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir sine40
Anasayfa > Suat Başaran > Öpmek İstediğimiz El...

Öpmek İstediğimiz El...


12 Eylül dendiğine hep rahmetli Ömer Lûtfi Mete’nin aşağıdaki şiiri gelir aklıma...


“Kahpe kayışında bileniyor bıçak
Üç ayak
Bir şafak
Celep örfü ahkâm olmuş
Babam kasap vezir
Eloğluna bayram olmuş
Kuzular sağ enir
Üç ayak
Bir şafak

Ahdetmiş babam


babam beni boğazlayacak
Topal tahteravalli hak
Fidyeler takas olmuş
Binilen dala iner nacak
İntihar kısas olmuş
Usûl bitirim
Esas bitirim
Kabul bitirim
Kıyas bitirim
Sarışın değilmişim
Kara kaş, kara göz yasak
Has anadan gelmişim
Öz ocağında öz yasak
Üç ayak
Bir şafak
Birkaç sefil
Gözde nesil
Yırtılan nazlı sancak
Gözüme bağlı mendil
Ben kırk kere İsmail
Babam İbrahim değil
Babam ortada mutlak
Babam adil
Babam katil”


Ülkücülerin ihtilâl karşısında içinde bulundukları ruh hâlini daha iyi anlatacak çok az eser bulunur... 


Esasen 12 Eylül’ü bizler için trajedi haline getiren bu şiire sinen ruh hâlidir...


Aynı ruh hâlini Ozan Arif kendi tarzında ifade eder:


“Siz sanmayın el vurdu bana.


Öpmeye kalktığım el vurdu bana.


Bülbül idim bülbül,gül vurdu bana,


O yüzden dertlerim derin bilinir.”


Bizi bütün gruplardan daha fazla etkileyen de budur...


Ebediyen susmasın diye mücadele ettiğin İstiklâl Marşı’nın işkence aracı haline getirildiği, zorla, dayakla, hakaretlerle okutturulduğu bir cezâevi hayatı.. Yıllarca  süren bir işkence.. ‘Devlet Baba’nın yıllar süren eziyeti… Ve ‘devlet’ telâkkimizin tepetaklak oluşu…


Diğer gruplar sonuçta kendilerini devlet karşısında ideolojik olarak konumlandırmışlardı... Bütün sol gruplar için devlet zaten düşmandı. Meşhur Konya mitinginde İstiklal Marşı’nda oturan “islamcılar”(!) içinse devlet, ele geçirilip hidayete erdirilecek bir yapıydı. Onlar için muhatap oldukları zulmün bir karşılığı vardı zihinlerinde ve kendileriyle devletin farkını bilmekteydiler...


Biz ülkücüler ise halâ bir yerlerde devlet olduğunu varsaydık durduk... Bütün bunlar göstermelikti, devlet şefkatli yüzünü nasılsa gösterecekti Ülkücülere, bizi devlet düşmanlarıyla bir tutacak hâli yoktu ya..


Çok da uzun sürmedi bu bekleyiş.. Ve ‘devlet’i tanımaya başladık. ‘Devlet’ bizim bildiğimiz devlet değildi, başka bir şeydi. Devlet’in gözünde biz, ‘Devlet’in gücünün devamı ve menfaatleri için her ân gözden çıkarabileceği levâzım kadar kıymetliydik ancak.


Ki Galip Erdem’in “Has Kul” makalesinde, aynı durumun yıllar evvel tecrübe edildiğini gösterilmişti bize ve biz 1944 olaylarını da zaten biliyorduk...


Yani 12 Eylül ‘devlet’in ülkücülere attığı ilk kazık değil...


Ona rağmen ideolojik olarak bunu tedbirinin alınmaması anlaşılır bir mesele değildir...


Ve halen neden sorunu çözemediğimiz de... Hâlen de en ciddi zihnî problemlerimizden birisidir ‘devlet’ kavramı ve bizatihî kendisi le olan hukukumuz.


Bugün yine hâlâ ‘Devlet Politikası’ denilen saçmalıklara bir anlam yüklemeye kalkıyoruz... Arkasında bir hikmet arıyoruz. Vardır kurtaracak baktı kara mâderini diye bekliyoruz.


‘Devlet’in biz demek olduğunu ve bu ‘biz’in ideolojinin içinde yer aldığını idrak edemiyoruz...


Evet ‘devlet’ bizim ideolojik kurgumuz içinde saklı...


MHP Genel Merkezi’nin taranıp Alper’imizin ve Ömer’imizin şehit edilmesini de, Ziraat Mühendisleri Birliği’ndeki vahşeti de devlet politikası sayıp saygı mı duyacağız?!


“Üç beş çapulcu” diye başlayan bugün nerelere kadar geldiğini hep beraber gördüğümüz aymazlığa da ‘devlet politikası” diyerek saygı mı duyacağız?


Başına çuval geçirilen devlet poltikasızlığına mı saygı duyacağız?


Devlet, en azından yazılı kaynaklarda Tanrıkut Mete’den beri takip ettiğimiz bir zihniyettir.


Yoksa, “maaşlı eblehler sürüsü” değil...


12 Eylül, Ülkücüler için henüz muhasebesi bitirilmemiş, hesaplaşılmamış bir açık sayfadır, hatıralarını anlatmakla hesabını görmeyeceğimiz bir açık sayfa.. Bu sayfa açık durdukça hep bir şeyler eksik kalacaktır.











 


Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS