Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir sine40
Anasayfa > Servet Avcı > Yalnız ölüler köyü

Yalnız ölüler köyü



Sırtlan sürüsü akşam ezanı okunurken girdi köye...
O köyü çok iyi tanıyorlardı... Camidekilerin dışında, evlerin önüne geçip isim isim çağırdılar kurbanları: Selim Pato sen gel!... Recep sen gel!...


Yabancı değillerdi!.. Öldürülenler ölenleri, ölenler ve diğer köylüler öldürenleri tanıyordu!..


Medyanın Madımak’a göre ‘yok’ saydığı katliamda, 28’i kurşunlarla, 5’i yakılarak 33 kişi can verdi... Hayvanlar bile katledildi... Evler yakılmadan önce talan edildi, soyuldu... 
Polis ve jandarmanın operasyonuyla fail oldukları şüphesiyle 20 kişi, daha sonra yakalandı... Dâvâ Erzincan DGM’de görülmeye başlandı... Ama Adalet Bakanlığı’nın SHP’de olduğu bu dönemde, 4. celseden sonra dâvâ İzmir DGM’ye kaydırıldı...


‘Görünmez el’ müdahaleye başlamıştı bile...


O köyün ölüleri gibi dirileri de yalnızdı artık... Mahkeme, köylülerin büyük bir kısmının müdahillik taleplerini kabul etmedi... Mahkeme salonunda çeşitli gerekçelerle aşağılandılar, itildiler, kakıldılar, dışarı çıkartıldılar... Kimsesiz köylülerin ‘redd-i hâkim’ talebi ciddiye bile alınmadı... Ne medyaları, ne lobileri vardı...


Halbuki olay çok açıktı... Tunceli’de yakalananların itirafları her şeyi ortaya koyuyordu... Halk tanımasın diye asker ve polis elbisesi giydirilerek Erzincan’a getirilen ve doktor raporlarıyla belgeli biçimde darpsız işkencesiz ifadeleri alınan zanlılar suçlarını itiraf etmişti... 


Rezalet, Erzincan DGM’de başladı... Yakalananlar, ‘teşhis tutanakları usûlüne uygun yapılmadığı’ gerekçesiyle serbest bırakıldılar... İzmir’e kaydırılan dâvâda, gıyabî tutuklama isteyen Cumhuriyet Savcısı bu görevden el çektirildi... Adeta bir çadır tiyatrosu oynandı ve sözde yargılama sonucu 20 sanıktan 18’i beraat etti, 2 sanık ise ‘örgüt üyeliği’nden mahkûmiyet giydi... 
Artık sıra Yargıtay’daydı... Yargıtay, 1998’de katliamdan yargılanan 18 sanığın beraatini onaylarken, polis ve jandarmanın aldığı ifadeleri ‘geçersiz’ saydı... Böylece dâvâ kapandı...


Başka suçtan başka cezaevlerinde yatan itirafçıların İzmir’deki mahkemeye getirilmemesine gösterilen gerekçe bile, rezaleti ortaya koymaya yetiyordu... Buca Cezaevi’nde itirafçı koğuşu yokmuş!... Acaba buna benzer bir durum Madımak olaylarıyla ilgili söz konusu olsaydı, hangi adlî merci bu gerekçeyi uydurabilirdi? Ya da uydursa bir daha orada oturabilirmiydi?


Bunun anlamı şudur: Dünyanın en pervasız ‘örtbas operasyonu’yla Başbağlar’ın üzeri örtülmüştür...

***

Artık ‘yalnız ölüler köyüdür’ Başbağlar...


Ne, zaman aşımına uğrayacak bir dâvâsı, ne acısını takip edecek sivil toplum kuruluşları, ne örgütleri, ne de medyası vardır!..
İhanetlerle örülü bir coğrafyada, devlete ve millete sadakâtin ağır bedelini ödediler, ama sonrasında acılarıyla baş başa kaldılar... Çok iyi tanıdıkları katillerin ellerini kollarını sallayarak gezdiklerini bilmeleri, acılarını daha da artırıyor... Ama bütün bunlara rağmen, hâlâ köyü saran yüksek dağlara Türk bayrağı dikmenin derdindeler... Yaşadığı bu ağır travmaya rağmen ortaya konulan bu direnci, dünyanın neresinde görebiliriz?
Onlar kendilerine yakışanı yapıyorlar... Ya Türkiye?


Madımak’ta bir otelin içine sıkışmış çaresiz insanları yakmaya yönelik provokasyon elbette ki alçakçaydı... Peki bunun alçaklık olduğunu vurgulayıp, masum Başbağlar köylülerinin katledilmesiyle ilgili ‘görmemek, duymamak ve konuşmamak’ bir başka alçaklık ve çifte standart değil mi? 


Sivas’taki son anma törenlerine bir bakalım... CHP de oradaydı, marjinal sol örgütler de... Ellerinde Atatürk posterleriyle TGB de oradaydı, BDP de... Madımak’ın yası bu biribirine benzemezleri kortejde bir araya getirirken, bir kaç gün sonraki Başbağlar’da bu ‘uyumlu fotoğrafı’ görmek mümkün olmadı... 


Bunları dile getirirken, kendi internet sitesinden de olsa Başbağlar’la ilgili acıyı paylaşan Sabahat Akkiraz ile Madımak’ta ölen şair Metin Altınok’un kızını istisna olarak ayıralım elbette...


Ya medyanın tavrına ne demeli? Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği zaman aşımı kararını sanki bütün Sivas sanıkları serbest kalıyormuş gibi sunan medya!.. Başbağlar’ı görmemeye, yazmamaya yine özen gösterdiler... 
Madımak yazılarını rutine bağlayanlar, Anadolu’nun bu gariban ve sahipsiz köylülerinden o hassasiyetlerinin yüzde birini bile esirgediler...


‘Bir garip öldü diyeler, soğuk su ile yuyalar’ türünden bir dramdır Başbağlar’ın yaşadıkları... 


Belki o köylüler her şeyi akıllarınca çözebilirler ama bu ‘yalnızlık’ bu ‘sahipsizlik’ nasıl çözülecek?


27 Mayıs darbesine karıştığı için 90’lık ihtiyarın ifadesine başvuran bir irade, Başbağlar’ın üzerindeki küllere neden adam akıllı üfürüp, gerçeklerin ortaya çıkması için gayret göstermez?

***

Yakılıp, yıkıldığı gün değil, ancak ertesi gün devletin ulaştığı köydür Başbağlar!.. Tanığın, sanığı çok iyi bildiği katliamdır Başbağlar!.. Ama bütün bu olumsuzluklara rağmen devletine sâdıktır Başbağlar!..


Bu ‘yalnız ve sahipsiz ölüler köyü’ artık adalet istiyor...


Meclis’teki Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu’nun çalışmalarının ötesinde bir adalet... “Ayrıldım sıladan sızlıyor içim / Bir gece içinde ağardı saçım / Derildi barhanam dürüldü göçüm / Beni gören dağlar taşlar ağlasın” diyen o yanık Erzincan türküsündeki gibi bırakmayalım  Başbağlar’ı... 


Çünkü o bir sembol artık... Milletimizin kaderini, dününü, bugününü ve yarınını ifade eden bir sembol... Katliamların bile ‘imtiyazlı’ ve ‘imtiyazsız’ diye ikiye ayrıldığını Başbağlar’la gördük maalesef... Ne Uludere gibi, ne Madımak gibi ‘imtiyazlı’ olamadı Başbağlar... 


Kabul edelim, Başbağlar’lar birer birer haritalardan silindikçe veya acılarıyla kimsesiz biçimde baş başa kaldıkça Türk’ün bu coğrafyadaki varlığı belli belirsiz hale gelecektir... 


Biliyoruz ki, ölümle, yakılmayla, yıkılmayla bir millet bitmez... Ama dayanışmayı kaybedince, acılarımız biribirilerinden bağımsız hale geldikçe, ateş sadece düştüğü yeri yaktıkça, kardeşimizden omuzumuzu esirgedikçe biteriz...


İşte ‘yalnız ölüler köyü’ Başbağlar bunun için çok önemlidir... Onların başta hukuk olmak üzere her alanda yanlarında olmak, bizim için sadece insanî değil, milletimizin ve devletimizin bekâsı adına tarihî bir mecburiyettir...

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS