Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir sine40
Anasayfa > Servet Avcı > 28 Şubat’ta dağ yok muydu?

28 Şubat’ta dağ yok muydu?



Son zamanlarda iyiden iyiye ‘dağ fetişistliği’ne özenen Bülent Arınç, “Ben de olsam dağa çıkardım” açıklamasıyla vitesi bir kademe daha yükseltmiş görünüyor... Bu sözler ağızdan çıkar çıkmaz savcının yapması gereken derhal bir fezleke hazırlayıp Meclis’e göndermekti ama çıt yok... Eh ne de olsa Yargıtay’ın ‘gerilla’ kavramını suç olmaktan çıkarıp, ‘ifade özgürlüğü’ kapsamına aldığı günlerden, alaca karanlık kuşağından geçiyoruz... 
Dağa çıkanlar, daha doğrusu çıkarılanlar, ciğerlere iyi geldiği için yüksek rakımda oksijen depolamaya, hayvan otlatmaya veya çiğdem toplamaya çıkmadılar... Kan dökmeye, katletmeye çıktılar... Kuzuları kırmaya, yakmaya, yıkmaya, adı konmamış bebekleri parçalayacak patlayıcılar yapmaya, uyuşturucu ticaretine ve bölmeye çıktılar... Bütün bunlar biliniyorken, “Ben de dağa çıkardım” açıklamasını zihinlerde tamamladığınızda aslında neyi söylemiş olduğu belli olan kişi, Zaho Belediye Başkanı değil, maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan Yardımcısı!.. 
Elbette işkence insanlık suçudur ve asla savunulmaz... Ama şunu da bilelim ki eğer kötü muamele, işkence, hukuksuzluk, baskı, adaletsizlik ‘dağa çıkma’ gerekçesi olsaydı, dönem dönem bu ülkenin ovalarında ve şehirlerinde bir avuç sermayedar ve seçkinden başka insan kalmazdı... Oysa insanımızın yüksek irfanı, ‘devlet’le ‘yönetici’nin kusurlarını ayırmaya hep yetti... Ezildi, devletine küsmedi, kırıldı küsmedi, kovuldu küsmedi... Mesela milliyetçiler, bu duygunun en bariz örnekleri olarak kaldılar... Şimdi Bülent Arınç zihniyeti ‘devlet-birey’ilişkisini düzenleyen asırlık taşları yerinden oynatmaya çalışıyor...
Arınç’a sormak lâzım: ‘Zulüm’ dağa çıkmanın bir gerekçesiyse, 28 Şubat’ta çıkacak dağ mı bulamadın? Arınç o süreçte RP’nin önemli adamlarından biriydi ve milletvekiliydi... Yargı brifingiyle açığa çıkan hukuksuzluk sürecinde, hükümet sürekli aşağılanıyor, Başbakan Erbakan saatler süren MGK toplantılarında kan ter içinde bırakılıyordu... İsrail’le tarihin en büyük askerî eğitim ve işbirliği anlaşması bu dönemde imzalatılıyor, hükümet, Susurluk bahane edilerek, kamu kuruluşlarının ve üniversitelerin de dahil olduğu bir kampanyanın hedefi haline getiriliyordu... 
İş o kadar trajik hâl almıştı ki, dönemin Başbakanı Erbakan, teamüllere aykırı olmasına rağmen Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’yı Başbakanlığın merdivenlerinde karşılıyor, merdivenlerinde uğurluyordu... ‘Tersine ast-üst ilişkisi’nden medet umulur hâle gelmişti... Hatta Erbakan’ın, Barzani’nin elindeki buğdayların alınması için Karadayı’dan izin istediği görüntüler bile hafızalardadır... Ama hiç birisi çözüm olmadı... İp çekildi, Sincan’da tanklar yürütüldü... Antidemokratik biçimde iktidardan da düşürüldüler, partilerinden de oldular... Rektörlerin selâma duracağı vaadiyle iktidara geldiler, itile kakıla kovuldular... Partileri kapatılırken, bazı milletvekili arkadaşlarının milletvekillikleri düşürülürken, herkes fişlenirken, Arınç ve arkadaşları, sözlük anlamını tam karşılar biçimde o dönemde ‘nanemolla’ gibiydiler... Şimdi Kürt’ün çocuğuna ‘dağ gazı’ veren Bülent Arınç, demokratik yolların tamamen kapatıldığı o yıllarda neden dağlara çıkmayı denemedi? İnsan hiç olmazsa bir Uludağ’a çıkardı değil mi?
Aslında amacım Arınç gibilerin neden dağlara çıkmadığını sorgulamak değil, etnik goygoyculuk uğruna içinde düştükleri çelişkiyi vurgulamak... Ne oldu şimdi? 28 Şubat’la ilgili dâvâ açıldı açılmasına da, emir-komuta zinciri içerisinde hareket eden kurumun bir numarası Karadayı dışarıda... Tıpkı 27 Nisan bildirisinin arkasında olduğunu ifade eden Büyükanıt gibi... Suçluların süzülerek cezalandırma yönteminin benimsenmesi yerine, Ergenekon ve Balyoz’da olduğu gibi ‘kurumsal düşmanlık’ algısını pekiştiren toplu tutuklamaların izahını kim yapacak? Gerçekten 28 Şubat yargılanıyorsa, menfaat kuyularının başına inzibat siparişi veren sermaye ve onun emrindeki medya patronları nerede? Şimdi onlar milyar dolarlık ihaleleri ‘din kardeşlerimiz’le konsorsiyum hâlinde toplarken, kendileriyle yeni aile fotoğrafları çektirenler kimler? 
Bülent Arınç gibiler, Kürt çocuğuna dağ gazı vermekten önce bu sorulara cevap vermeliler... Belli ki Arınç, yeni bir misyona soyunmuş... Dikkat edilirse, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili parti içinden ilk itiraz ondan gelmiş, kendisini güneydoğu kökenli milletvekilleri takip etmişti... Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in ‘Arınç’ın bendeki yeri başka’ açıklamasındaki gizeme ışık tutar tarzda ilerliyor Bülent Arınç... Çünkü siyasetçinin her konuşmasında bir hedef kitle vardır... ‘Dağa çıkma’yı olumlayan bu açıklamanın hedef kitlesi bellidir... Aynen Başbakan’ın zaman zaman dile getirdiği “Biz Türk milliyetçiliğine de karşıyız” sözlerindeki hedef kitle gibi... Ağlamaktan geri kalan vaktini etnik şımarıklığı okşamaya ayıran Arınç, bu yola baş koymuş ve pervasızca ilerliyor... Suçu meşrulaştırmış, suçluya hak vermiş, kimin umurunda? Herhalde hukukun harekete geçmesi için doğrudan dağa tur operatörlüğünü ilân etmesi lâzım!.. Belki o zaman hukuk devreye girer!.. 
Ne diyelim... Bülent Arınç artık dağdadır, BDP’lilerin gönül dağında!..

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS