Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir sine40
Anasayfa > Servet Avcı > O tabela!

O tabela!



Devletin valisi gak-guk etmeyecek!.. Verdiği kararın arkasında duracak ve savunmasını bilecek, savunabiliyorsa!.. Öyle “Boyası dökülmüştü, paslanmıştı, görüntüsü pek iyi değildi” demeyecek, gerçek gerekçeyi açıklayacak; herkesin bildiği ama üçüncü sınıf bile sayılmayacak mazeretle örtmeye çalıştığı gerçeği... O vakit ‘devlet adamlığı’ndan biraz daha az yemiş olacak!.. 
Diyarbakır Valisi de çok iyi biliyordur ki, Türkler bu toprakları şu anda Türkiye’de var olan hiç bir etnik gruptan emanet almadılar... Bu topraklarda Türklerden ‘dâvâcı olmaya haiz’ bir tek etnik topluluk yoktur... Çünkü bu sınırlar içinde işgal yöntemiyle egemenliğini Türklere kaptırmış bir başka kavim, ulus, aşiret her neyse yaşamıyor... Kendilerini Diyojen’in varisi sayabilen hokkabaz varsa, ilân etsin, masaya oturalım!.. Onun dışında Türkiye’de kim varsa ya Türk’tür, ya kardeştir, ya da gayrîmüslim azınlıktır, vatandaştır... 
Bir kararlılığı ortaya koymak lâzım artık... Hangi etnik grubun toprağını işgal ettiysek, kimin var olan devletini yıkıp, hükümranlığına son verdiysek, varisleri bulup iade edelim!.. Diyarbakır’da o tabela ‘devlet marifeti’yle indirilirken, alkışlar ve flaşlarla eşlik edip, ‘tarihî an’ı kaydedenler Sultan Alparslan’ın Malazgirt’te yendiği Roma İmparatoru’nun torunları değildi herhalde!.. Sahi Selçuklular, Osmanlılar veya Türkiye Cumhuriyeti onlara ait hangi devleti tarihten silmiş, onlara ait hangi egemenliğe son vermiş, hangi toprağı işgal etmiş? Türk’ün Haçlılardan kanıyla arındırdığı topraklarda hayat alanı bulmanın ve kardeşçe yaşama şansı yakalamanın yüzyıllar sonraki karşılığı bugün bunları konuşmak mıdır? 
Aslında bugün için bu soruların muhatapları, kardeşçe yaşama iradesini hâlâ koruyan makul Kürtler veya bölücüler değil, tarihî gerçeklerden habersiz, sosyoloji bilgisi ve milliyet duygusundan nasipsiz yöneticilerdir... ‘Bahar gelecek’ zannıyla Cehennem’e odun taşıdıklarından habersizler... Türk’ü anlatan, sembolize eden ne varsa devlet hayattan sökülüp atıldığında ‘barış’ın sağlanacağına inanıyorlar... Oysa bunun bölücü çevrelerde ‘PKK’nın mücadelesinin sonucu’havasına hizmet ettiğini, diğer tarafta ise tepki olarak Kürt düşmanlığının yaygınlaşmasına yol açtığını ya görmüyorlar ya da ihanet içindeler... 
Ülkeyi yönetenler ve danışmanları!.. Osmanlı’yı Türk milliyetçiliğinin parçaladığını zanneden zavallılar!.. Osmanlı’da ortaya çıkan milliyetçilik akımlarına en son kapılanın Türkler olduğunu, bunun keyfiyetten değil, yakılıp yıkılırken ‘kendine tutunma’mecburiyetinden kaynaklandığını bilmeyen fikrî sefaletin sahipleri!.. Cihan devleti yıkıldıktan sonra ‘ulus devlet’in seçeneklerden biri değil, ‘tek seçenek’ kaldığı gerçeğini kabullenmek istemeyen kafalar!.. Dolayısıyla açık açık dillendirmeseler de, yaşadığımız problemlerin ‘ulus devlet’in marazları olduğuna inanan ve bu niteliğin değiştirilmesiyle birlikte ‘büyülü bir çözüm’ün ortaya çıkacağı safsatasına gizlice iman eden ve parça parça hayata geçiren koca koca adamlar!.. Sanki Osmanlı Devleti son dönemlerinde fermanlarla, yasalarla, anayasalarla ‘çözüm’ü yakalamış gibi, bunlar da resmî hayattan Türklüğü çıkararak aynı başarıyı elde edecekler!.. 
Şahsen kendisini Türk hissetmeyenlerin altından geçtikleri bir tabelayla ayıkacaklarını ve Türklüğe avdet edeceklerini düşünmem... Tersine asimilasyonla Türklüklerini unutan milyonların, bütün imkânlar kullanılarak aslî kimliklerine rızayla döndürülmesini çok daha önemli görürüm... Ama bu ‘hayatî gereklilik’ten gittikçe uzaklaştırılıyoruz... İşaret buyurmasıyla Mardin Türkmen dağındaki yazıyı sildiren Cumhurbaşkanı, geldiğinden beri ‘ret, inkar ve asimilasyon politikalarını kaldırmak’la övünen bir Başbakan ve işgüzar valilerle nereye gidilebilir ki? Alkış, zılgıt ve flaşlar eşliğinde gerçekleşen o ‘tarihî an’pek çok kişiye Sovyetler’in yıkılmasından sonra devrilen Lenin ve Amerikan işgalinin ardından yerle bir edilen Saddam heykelleri etrafındaki tepinme ve bağırışları hatırlattı... Beklenen fırsat yakalanmıştı ve hınçla vuruluyordu... Artık zembereğin boşalma vakti gelmişti, biriktirilmiş kin kusuluyordu... Bizdeki biraz daha farklıydı... Sanki ‘direniş’e mağlup olmuş ‘işgal gücü’ bölgeyi taksit taksit terk ederken, onu temsil eden semboller de ağır ağır ortadan kaldırılıyordu... Eh “Sen Türk’üm dersen” diye başlayan dil ve gelenek de buna oldukça elverişliydi... 
Evet, milliyetçilik Osmanlı’yı yıkan faktörlerden birisidir... Ama bu yıkılışta Türk milliyetçiliğinin parmak izi yoktur... Türk milliyetçiliği, imparatorluk coğrafyası etnik alevlerle tutuşmuşken, hiç olmazsa Misâk-ı Millî’yi kurtarmak için ‘kendine sarılma’gayretidir... İyi de yapılmıştır ve bu sayede yaşadığımız topraklar kurtarılmıştır... 
Bunu unutanlar, şimdi ‘paslı, boyaları dökülmüş’ gerekçelerle siyaset yapıyorlar... Bu kafayla gidilirse bir gün ‘söküktü, rengi soluktu’diye bayraklar da indirilmeye başlanır... Zaten  “Bayrağın adı neden Türk bayrağı?” sorusu bile rahatlıkça televizyon ekranlarında sorulabiliyorsa artık hiç bir şeye şaşırmamak gerekiyor... 
Bu bir kavga!.. Bu topraklar için ‘ter dökenler’le ‘şer dökenler’in kavgası!.. Ve bizim seçeneklerden birisi ‘kaybetmek’olan iki seçeneğimiz yok!..

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS