Telvin Hüsn-ü Hat Sahaf Şiir sine40
Anasayfa > Adnan İslamoğulları > Bizimkisi bir ocak hikâyesi, siyah-beyaz film gibi biraz…

Bizimkisi bir ocak hikâyesi.. siyah-beyaz film gibi biraz. Üzerine kan rengi düşmüş, kan düşmüş, acı düşmüş, mağlûbiyetler düşmüş, hayal kırıklıkları düşmüş, mazgallardan dışarıya sızmış sarı ışıklar altındaki solgun benizlerin, bal sarısı gözlerin hüznü çökmüş bir ocak hikâyesi…


İdealistlerin, iyilerin, romantiklerin, hesapsızların, dürüstlerin, cesurların, gözüpeklerin, gözükaraların, sır tutanların, yarı yolda bırakmayanların, emâente sahip çıkanların hikâyesi..


Mağlûpların hikâyesi..


Verecek yalnızca bir gençliği olup da gençliğini verenlerin hikâyesi.      


Hiç büyüyemeyenlerin,   hep genç görülenlerin hikâyesi, gençliğe mahkûm edilenlerin hikâyesi…


Büyürlerse hesapları bozacağından korkulanların, çarkları değiştirecek olanların, suyun akşını döndürecek olanların, mâkus tâlihi istikbâle ümit ve itimat ile bağlayacak olanların, her ân “al atını” diyebilecek olanların, tenezzülsüz olanların,  vefâlı olanların, cefâyı çekenlerin, sâfâda gözü olmayanların ve tabii bu sebeple hep gençliğe mahkûm edilenlerin hikâyesi, siyah-beyaz film gibi biraz. Üzerine kan rengi düşmüş, kan düşmüş, acı düşmüş, mağlûbiyetler düşmüş, hayal kırıklıkları düşmüş, mazgallardan dışarıya sızmış sarı ışıklar altındaki solgun benizlerin, bal sarısı gözlerin hüznü çökmüş bir ocak hikâyesi…


Artık onlar da kırklı yaşlarda.. Çatık kaşlı beyler ne derlerse desinler, kabul etseler de etmeseler de, bu durum çatık kaşlı, yüzünden ne düşündüğü belli olmayan, hisleri yüzüne vurmayan beyleri rahatsız etse de onlar artık kırklı yaşlarda..


Genç değiller. Genç olan tarafları, idealleri, vefaları, hâtıraları, mücâdele azimleri…


Onlar iyi olan taraf…


“Artık iyiler kazansın…” diyorlar.. Hayatların gömüldüğü, hayatlarını gömdükleri bir mâziyi onurlu bir istikbâle taşımak istiyorlar.. Çatık kaşlı beylere, “yeter artık, çekilin kûşe-i uzletinize, azâd edin bu kırk yıllık birikimi, çekilin ki size saygı duymaya devam edelim…” diyorlar..


Evlerinin, ocaklarının içini, önünü süpürmek istiyorlar…


Bu hikâye, ülkenin neresinde, hangi ücrâ köşesinde, hangi dağında, hângi köyünde, hangi kasabasında, hangi mezrasında, hangi şantiyesinde, hangi okulunda, hangi hastanesinde, hangi câmisinde, hangi kışlasında “Bizim Ocak”a yolu düşmüş,  “Bizim Ocak”ta mesâi yapmış, “Bizim Ocak”a selâm vermiş selâm almış, sofrasına oturmuş, sofrasını kurmuş, sofrasını kaldırmış, “Bizim Ocak”ta bir cigara tellendirmiş,  dergisini satmış, okumuş, yazmış, paketlemiş bir “Bizim Ocak” var ise onun hikâyesidir, Ülkü Ocaklıların hikâyesidir, Ülkücülerin hikâyesidir ve onlara “toparlanın, mevzu bahis olan ocaksa gerisi teferruâttur” diyenlerin  hikâyesidir.  


“Ya ümitsizlik, ya iman” hikâyesidir.


“Ya şânıyla olsun, ya da hiç olmasın” hikâyesidir.


Bir belki ihtimâline kuşanılan gayretin hamle sırasıdır bu.


* * * * * * *


Ankara…


12 Eylül’ün üzerinden henüz bir yıldan az bir zaman geçmiş… Sokağa çıkma yasağı devam ediyor ve 12 Eylül’ün tüm tedirginlikleri sürüyor…


Ülkücülerin tasarrufunda elde kalan birkaç çatıdan biriydi Konya Erkek Öğrenci Yurdu.


Kredi ve Yurtlar Kurumu, Konya Erkek Öğrenci Yurdu’na el koyacak ve kendisine bağlayacaktı. Oysa o kadar ihtiyaç vardı ki o yurda.. Yaşayanlar çok iyi hatırlayacaklardır, o zaman o yurt mağdur durumda olan pek çok arkadaşımız için bir baba evinden daha önemliydi. Beytepeli Cabbar Ağabeyimiz gıyabî tevkif kararıyla aranıyordu, annesinin vefat haberini o yurdun müdüriyet odasında vermiştik kendisine. Cabbar Ağabeyin başını masanın üzerine koyarak nasıl ağladığını bugün gibi hâlâ hatırlarım.. Tabi ki Suluova’ya annensinin cenâzesine gidememişti…


Yurt müdürü arkadaşımız Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nden Cengiz Kurt çabalıyordu yurdun elimizde kalması için. Yurdun mütevellî heyetinde MHP Dâvâsı’ndan henüz yeni tahliye olan anlı şanlı Agâh Oktay Güner de vardı. Kendisi ziyaret edilerek yurdun elimizde kalması için tavassutta bulunması istenecekti.


Bahse konu ziyâreti bendeniz gerçekleştirdim. Bir ikindi vaktiydi, anlı şanlı Agâh Oktay Güner Bey’i Kıbrıs Caddesi’ndeki evinde ziyâret ettim. Salonda bir berjer koltukta oturuyordu. Kucağındaki kedisinin sırtını sıvazlıyordu. Merhum Osman Bölükbaşı da misâfirdi, sohbet ediyorlardı. Salona buyur edildikten ve hâl hatır sorulduktan sonra, kuru pasta ve çay ikrâm edildi..


Agâh Bey, “Dışarıda ne var ne yok, arkadaşlar nasıllar?” dedi.. Arkadaşlarımızın  iyilik(!) haberlerini verdim ve sustum.. Niyetim Osman Bölükbaşı Bey’in ziyaretini tamamlamasıyla yalnız kalıp kendisini genişçe bilgilendirmekti. Agâh Bey mahrem konuları konuşmanın önüne geçmek için ısrarla ziyâret sebebimi sorunca, “Husûsen görüşmek istediğimi” söyledim. Bunun üzerine, “Buyurun Cemâl Bey, Osman Bölükbaşı Bey’den özelimiz yok, aslında benim de konuşacak özel bir şeyim yok sizinle, söyleyiniz” dedi. “Peki” dedim ve tahliyesiyle alâkalı olarak geçmiş olsun dileklerimi ilettikten sonra:


“Ali Başkan’ın size selâmları var..” diye başladım sözlerime.


 


“Kimdir bu Ali Başkan” dedi şaşkınlıkla ve tok sesini biraz daha sertleştirerek.


“Ali Uzunırmak” dedim.


Bir süre sessiz kaldı, telâşlı, tedirgin, ürkek ve biraz kızgın bir sesle… “Devam edin..” dedi.


“Bildiğiniz gibi, dışarıda hayat devam ediyor, çok fazla mağdur arkadaşımız var ve onların pek çok ihtiyaçları var. Bunların hâl yoluna konması için uğraşıyoruz ve bu hususta Konya Erkek Öğrenci Yurdu bizim için çok önemli, fakat Kredi Yurtlar Kurumu Konya Yurdu’na el koymak üzere.. Zât-ı âliniz de mütevellî heyetindesiniz. Tavassut etseniz de yurdun mevcut statüsü devam etse…” dedim…


Yine bir süre sessiz kaldı. Merhum Osman Bölükbaşı da sessizce dinliyordu. Kopacak fırtınayı bekler gibi..


Agâh Bey, Osman Bölükbaşı’na dönerek:


“Görüyor musunuz efendim, işte bunlardır bizi Mamak Cezaevi’ne tıkanlar, nelerini gördük bunların biz Mamak’ta, her şeyi -ellerine yüzlerine bulaştırmışlar-” dedi. Osman Bey cevap vermedi, hatta hiçbir tepki vermedi, yalnızca bana bakarak sükût etti, şaşırmıştı.


Agâh Bey bana dönerek, “Alsın efendim, her şeyi devlet alsın, Konya Yurdu’nu da alsın, her şeyi devlet alsın, her şeye devlet el koysun, en iyisi budur, en güzeli budur, bu gibi hususlarda beni bir daha rahatsız etmeyiniz, siz bilmiyor musunuz kapımın önünde hâlâ hafiyeler var, hangi cesaretle gelebiliyorsunuz evime!” dedi.


Ayağa kalktım, Osman Bölükbaşı Bey’in elini sıkarak iyi günler diledim ve Agâh Bey’e dönerek:


“Evinize gelmem benim için değil, sizin için bir cesâret meselesidir, iyi günler..” dedim ve çıktım…


MHP’nin tok sesli anlı şanlı güçlü hatibi Agâh Oktay Güner o gün bana bunları söylerken, MHP Ankara Dâvâsı sanıklarından İsmail Şimşek Mamak’ta zehirli siroz hastalığıyla boğuşuyor, sirozun o bal sarısı rengi gözlerine yuvalanıyor ve günden güne ölüme yaklaşıyordu, hayatı eline yüzüne bulaştırmıştı.


MHP’nin tok sesli anlı şanlı güçlü hatibi Agâh Oktay Güner o gün bana bunları söylerken, ülkücüler idam sehpalarına yürüyorlardı, hayatlarını ellerine yüzlerine bulaştırmışlardı.


MHP’nin tok sesli anlı şanlı güçlü hatibi Agâh Oktay Güner o gün bana bunları söylerken, ülkücüler Mamak Cezâevi’nde işkence çekmeğe ve işkenceden ölmeye devam ediyorlardı, hayatlarını ellerine yüzlerine bulaştırmışlardı..


MHP’nin tok sesli anlı şanlı güçlü hatibi Agâh Oktay Güner o gün bana bunları söylerken, ülkücüler Mamak Cezâevi’ndeki hücrelerinde ışığa ve bir selâma müştâk “üşüyorum” şiirleri yazıyorlardı, hayatı ellerine yüzlerine bulaştırmışlardı..


MHP’nin tok sesli anlı şanlı güçlü hatibi Agâh Oktay Güner o gün bana bunları söylerken, dışarıda kalan ülkücüler, sığınacak emîn bir ev, oturacak emîn bir sofra, başlarını koyacakları emîn bir yastık,  iki lâfı üst üste koyacak emîn bir dost arıyorlardı, hayatı ellerine yüzlerine bulaştırmışlardı..


Zor günlerdi… Zorun pek çok oyunu bozduğu günlerdi…


Veysi Kayıran’ı, sonraki yıllarda ülkenin en iyi bağlama icrâcılarından birisi olan Cengiz Kurt’u, merhum Erdoğan Tanrıöven’i, MHP Dâvâsı Hukuk Bürosu’nun yorulmak bilmeyen mesâiperesti sevgili arkadaşımız İsmail Vayvaylı’yı o yurtta tanıdım. MHP Dâvâsı’nda Alparslan Türkeş’in 117 sâhifelik meşhur ilk savunmasını ilk olarak o yurdun balkonunda okudum. Lise yıllarında bile içmediğim sigaraya Bir Export 216 Samsun ile o yurtta başladım. 


Çok kısa bir süre sonra Konya Erkek Öğrenci Yurdu Ülkücü Hareket’in tarihindeki yerini alarak, Kredi Yurtlar Kurumu Ankara Bölge Müdürlüğü oldu,..


Ülkücüler için Ankara’nın ikinci kalesi Sivas Öğrenci Yurdu’ydu.


Libya Caddesi / Numara 19 / Ahmetler / Ankara / Tel: 31 51 85…


O yurdun ekmeğini yemeyen, suyunu içmeyen, soğuk odalarında konaklamayan ülkücü pek azdır.


İşte her şey Ankara’nın o soğuk 12 Eylül zamanı gecelerinden birinde kaloriferleri yanmayan o öğrenci yurdunun bir odasında başladı.


Beytepeli Suat Başaran, arkadaşlarıyla birlikte o soğuk odalardan birinde ısınmanın bir yolunu ararken, ülkücülerin ısınmasının bir tek yolu olduğunu düşündü, o da bir Ocak’tı… Ama nasıl? Bunu düşünürken “Evet” dedi.. “Bir ocak..”. Bulmuştu, “Bizim Ocak” olmalıydı bu.  Tekrar etti, “Bizim Ocak.. Bizim Ocak..” Kulağa pek hoş geliyordu doğrusu. “Bizim Ocak” fikrî doğumuyla birlikte şimdiden ısıtmaya başlamıştı onları.. Yurdun odasını ısıtan “Bizim Ocak”, vatanın da her bir köşesini ısıtacaktı, ısıtmalıydı.


Şimdi zaman “Bizim Ocak”ın ateşini harlandırma zamanıydı.


Mevzu bahis olan “Bizim Ocak”sa gerisi teferruat değil miydi?


Dernek kurmanın imkânsıza yakın olduğu o günlerde en iyisi bir dergi çıkarmaktı, çünkü izne değil bildirime tâbiydi. Derginin ismi de “Bizim Ocak” olacaktı.  Gerekli resmî işlemler başlatıldı. Aziz Kâmil Yılmaz, Özkul Çobanoğlu, Beytepeli İbrahim Öküzcü, Mümtaz Sarıçiçek, Orhan Yavuz’la başlayan “Bizim Ocak” daha sonra Metin Tokdemir, Musavat Dervişoğlu, İrfan Özcan, Adnan Özcan, Ulvi Batu ve ismini sayamadığımız pek çok arkadaşımız ile birlikte 12 Eylül sonrasının fiilî anlamda Ülkü Ocakları yani “Bizim Ocak” dergisi il temsilcilikleri tüzel kişiliğiyle yine ve yeniden teşkilâtlanmasına devam edecekti.  


Aslına bakarsanız bir çivi bulunmuştu, geriye üç nal ve bir at kalmıştı. Fakat bir çivi bir nalı, bir nal bir atı ve bir at bir savaşçıyı, bir savaşçı da bir vatanı kurtarabilirdi, kurtarabilirdik, buna inanıyorduk.


Libya caddesindeki benzin istasyonu yetişti imdâdımıza.


O vakitler arabaların yağ kontrol kartları olurdu, aracın en son ne zaman yağ kontrolü yapıldığı bir karta yazılır ve o kart bir lâstikle bağlanarak aracın sinyal koluna asılırdı. Benzin istasyonu sâhibinden o kartlara lastik bağlama işini aldık, beş bin adet karta beş bin adet lâstik bağladık günlerce..


Bunun karşılığında aldığımız para ile ülkücü hareketin görüp görebileceği en güzel derginin, yani “Bizim Ocak”n ilk sayısını çıkardık.


Tabloid boy bir dergiydi. İlk kapağını bendeniz çizdim, bir düşünen adam grafiğiydi. O gece Sakarya Caddesi’indeki bir matbaada sabahladık, Suat Başaran, merhum Erdoğan Tanrıöven ve bendeniz, doğacak çocuğumuzun doğum haberini beklercesine bir heyecanla. Dergi baskıdan çıkıp elimize ulaştığında yaşadığımız sevinç donmuş bir tebessüm olarak dudaklarımızda hâlâ duruyor…  


İlk üç sayıyı tabloid boy olarak bastık. İkinci sayı “Üniversiteler Açılırken”di, âdet olduğu üzere Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bir fotografı kapak olarak basıldı. Üçüncü sayısı ise “Gecekondu” sayısıydı.


Libya Caddesi’nde müstakil bir yer tutuldu..  İl temsilcilikleri açılmaya başlandı. “Bizim Ocak” heyecanı Ankara’yı sarmış, Anadolu’ya da yayılıyordu usul usul… İllerde “Bizim Ocak”  temsilcileri adı altında Ocak başkanlarımız vardı artık. Ankara Ocak Başkanı, İstanbul Ocak Başkanı, İzmir Ocak Başkanı, Denizli Ocak Başkanı, Erzurum Ocak Başkanı…


Suat Başaran yönetiminde Ülkü Ocakları tütmeye başlamıştı tekrar. Öncelikle Ankara’da olmak üzere üniversitelerde büyük bir heyecan ile teşkilâtlanma faaliyetleri başladı. “Bizim Ocak”  Dergisi yani Ülkü Ocakları Genel Merkezi yeni bir câzibe merkezi oldu. Üniversite, fakülte, yurt başkanları kısa sürede teşkilâtlandılar.


İşte oluyordu, 12 Eylül darbesi belki dokuz canımızı sehpada almıştı, işkencelerde arkadaşımızı almıştı ama “Bizim Ocak” yine ve yeniden yeni nesillerle dolup taşıyor, dalga dalga yayılıyordu.


Birkaç ay sonra bu heyecan dalgası “hareket içi” bir güç mücâdelesine kurban oldu.


Bir akşam Ankara / Etlik’te oturan “ağabey”den bir dâvet aldı Suat Başaran.


Ziyârete birlikte gittik.


Bir takım gerekçeler sunarak “Bizim Ocak” Dergisini kendisine teslim etmemizi istiyordu “ağabey”; liderin de haberi vardı bu teslimden ve gereklerinden.


Emir demiri kesti… “Bizim Ocak”ı teslim ettik…


Etlik’ten Libya Caddesi’ne kadar epey uzun bir yolu yürüyerek geri döndük o gece..  Hiç konuşmadan, yorum yapmadan…


Yolun sonunda bir karar vermişti Suat Başaran, bir gün “Bizim Ocak”ı geri alacaktık, o bizim çocuğumuz gibiydi.


Tafsilâtı uzundu, sıkıcıydı, trajikti, bugün bende bıraktığı his itibârıyle aslında komikti olan biten. Lakin kesin olan bir şey vardı, o da “Bizim Ocak”ı geri alacaktık bir gün…


Etlik’te oturan “ağabey” etrafındaki birkaç arkadaş “Bizim Ocak” dergisini çıkaramama faaliyetlerine devam ettiler “Bizim Ocak” dergisinin 39. sayısına kadar. Düzenli olarak çıkmadı. Ankara ile sınırlı kaldı faaliyetleri, hatta Etlik ile sınırlı olarak kaldı, bir Türkiye hayalleri, bir Türkiye tasavvurları zaten yoktu, mahdut enerjilerini güç vehmettikleri iç mücâdeleye harcıyorlardı. 


Suat Başaran ve arkadaşları yurtlarına çekilerek 12 Eylül sonrasının bütün mesuliyetleriyle mücadele etmeye devam ettiler. Dışarıda hukukî problemi olan arkadaşlarımızın iâşelerinden barınmalarına kadar her türlü ihtiyaçlarıyla, cezâevindeki arkadaşlarımızın ihtiyaçlarına kadar her türlü mesuliyetin altına omuz verdiler. Bu fasıl bu dönemi bizzat yaşayanların hafızalarında saklı mahrem ve müstear hâtıralar olarak yaşamaktadır, yazılması, anlatılması, paylaşılması aldığımız terbiyeye mugâyirdir.


Üniversiteler ve yurtlardaki teşkilatlanma faaliyetlerine de ara vermediler.


Yıl 1987’ye geldiğinde MHP Dâvâ’sından büyük tahliyeler gerçekleşti.


Başbuğ Alpaslan Türkeş tahliye olacağı gün evinin önündeki koruma polislerinin kulübesinin boyanması, temizlenmesi işi yine Suat Başaran ve arkadaşlarına düşmüştü. Kulübe boyandı, temizlendi, kullanılabilir hâle getirildi.


Başbuğ Alpaslan Türkeş tahliye oldu, evine geldi.


Mahdut sayıda ziyaretçi vardı.


Ülkücü Hareketin daha da güçleneceğini anlattı o gün. Kendinize güvenin dedi. Geleceğe güvenin dedi.


İlk ziyaretçisi merhum Necmeddin Erbakan’dı.


Zor günlerdi…


Bahçelievler’de bir büroda çalışmaya başladı Başbuğ Alpaslan Türkeş. Mahkûmiyetinden sonra bürokratlar yanına gelmeye çekinir, telefonlarına çıkmazdı. Bilirdi bunu, tebessüm ederdi.. Bazen öfkelenirdi. Bir defâsında DPT’den birini arattırmış ve not bıraktırmıştı birkaç kez. Fakat aramıyordu ilgili şahıs.. “Oğlum, bunu DPT’ye ben aldırdım, Amerika’ya doktoraya ben yolladım, şimdi telefonuma çıkmıyor…” diye öfkelenmişti. Tafsilatları üzücü bir dönemdi…


Zor günlerdi…


1987 yılındaki tahliyelerle birlikte Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Şefkat ÇetinMâhir Damatlar, Mustafa Mit, Yaşar Yıldırım, Erol Dok,  Ertuğrul Alpaslan, Aslan Atlı ve Ülkü Ocakları Genel Merkezi kadroları ve Ülkü Ocakları kadrolarının da önemli bölümü tahliye oldu.


Artık çocuğumuzu geri almanın ve işe koyulmanın tam zamanıydı.


Etlik’teki “ağabey” ile gerekli görüşmeyi Mustafa Mit yaptı, “layık-ı vechiyle”, teferruatları mahremdir…


Necatibey caddesinin köşesindeki Sezenler Apartmanı’ndaki en üst katta faaliyet gösterermeyen “Bizim Ocak” dergimizi o gün geri aldık.


 


Sorulacak soru belliydi, “nerede kalmıştık?”.


Kaldığı yerden yola devam etti, “Bizim Ocak” dergisi, her gün daha da güçlenerek, her gün bünyesine yeni isimler katarak. 


Bu dönemde Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu “Bizim Ocak” dergisine Servet Avcı ile mührünü vurdu, “Bizim Ocak” dergisi Servet Avcı yönetiminde yazılı basında adından söz ettiren, elli binlere varan bir tiraja kavuştu..


 


Yine Hayati Tek disiplinli çalışmanın, üretkenliğin, çalışkanlığın ve işini ciddiye almanın en güzel örneği olarak “Bizim Ocak” dergisine büyük güç kattı.


“Bizim Ocak”   dergisine ve ocağa katılan bir önemli isim Metin Tokdemir’di. Enerjisi ve her şeyden önemlisi samimiyeti ile iz bıraktı. Bir sonraki dönem Ocak Genel Başkanı olacaktı ve yıllar sonra bir seçim çalışmasına giderken trafik kazasında kaybedecektik onu..  


 


“Bizim Ocak” dergisi Ülkücü Hareket içinde bir okul oma yolunda tertipli olarak yürüyüşüne devam etti.. Okul olma özelliğinin yanı sıra hesapsız, serâpa bir kardeşlik tesis etti mesâiperestlerinin arasında. Bugün hâlâ bizim ve o isimlerin hayatında en fazla özlemle andığı yıllar olarak yaşıyor “Bizim Ocak”  yılları. Ne peynir, üzüm, ekmekten oluşan o sofralarının tadı gitti damaklardan ne de sabahlara kadar süren dergi paketleme mesâileri ve tabii ne de dergi baskıya kapak konusu etrafındaki unutulmaz tartışmalar.      


Körfez krizinde Özal’ın ABD ile birlikte Kuzey Irak’a girmek ve meşhur “bir koyup, üç almak” stratejisi üzerindeki tartışmalar tüm detaylarıyla bugün hâlâ hafızalarımızda. Hatta konuyla alâkalı olarak, Dergi adına Başbuğ Alpaslan Türkeş’in evine mülakata giden arkadaşlarımızın, kendisine sorulan sorulardan birisinden dolayı nasıl öfkelendiği de bugün bizlerin, özellikle Hayati Tek’in  hafızalarında canlılığını kaybetmeyen bir anı olarak durmakta.


Ayda elli bin rakamlarına ulaşan tirajlara varmıştı “Bizim Ocak” dergisi.


Şenol Uzunmehmetoğlu, Cemâl Gemici, Zihni Oğuz Akın, Murat Dereli, Ali Osman Soydemir, Mustafa Memiş, Rasim Memiş Mahmut Şafak, İsmail Bayram, Hakan Sönmez aç bî ilaç “Bizim Ocak”  mesâilerinin unutulmaz isimleridir.


 


Mahir Damatlar, “Bizim Ocak” ile parti genel merkezi arasında safını Ocak tarafında tutmuş bir gençlik müşâviri olarak uzun yıllar mesâi yaptı. Sırdaşlık etti, yoldaşlık etti, dostluk etti, arkadaşlık etti, kardeşlik etti, ismi hep krizlerin ortasında, eli hep taşın altındaydı.


1989 yılı haziranında Bulgaristan’da Todor Jivkov önderliğinde Türklere uygulanan katliamlara Türkiye’de direnen Ülkücülerdi. “Bizim Ocak” bütün gücüyle sokakları protesto alanlarına çevirmişti.


1990 Şubat ayında ise Rusya Azerbaycan’a girdiğinde Türkiye’de en güçlü ses Ülkücülerin sesiydi, o ses “Bizim Ocak”ın sesiydi.  


Ankara Kızılay meydanında binlerce üniversite öğrencisi Rusya’yı protesto eden gösteriler yapıyordu ve bu gösteriler ülkenin tamamına yayılıyordu. Birinci derecede protokol yolu trafiğe kapatılıyor, yabancı basın “bozkurtlar yine sahnede…” başlıkları atıyor, mikrofonlar yine ülkücülere uzanıyordu.


Bu dinamizmin, bu enerjinin, bu idealizmin adı “Bizim Ocak”tı…


12 Eylül sonrasının Ülkücü Hareketinin adıydı “Bizim Ocak”.


O yıllarda “Bizim Ocak”ta bugün ülkenin dört bir tarafına yayılmış, sayısını bilmediğimiz kadar çok arkadaşımız yetişti. Bürokrasiden iş hayatına kadar hayatın her alanında başarılı binlerce arkadaşımız bulundukları yerde ülkücü hareketi temsil ediyorlar.


Seyit Ahmed Sılay o dönemin başarılı Sosyal Faaliyetler Masası Başkanı olarak unutulmaz hizmetler verdi. Bugün hem başarlı bir iş adamı hem de Türkiye’nin tek ve en büyük Çanakkale Savaşı objeleri Koleksiyoneri.


Mehmet Sâdık Fidancı, Cengizhan Orakçı, Yusuf Erbay ve Tuna Koç,  Tuncer Günay Bizim Ocak Dergisi'nin kıymetli yazarları ve   emek verenleri olarak bugün bâızları artık ülkemizin önemli şâirlerinden, bürokratlarından ve iş adamlarından....   


Pek çok arkadaşımız rahmet-i Rahman’a kavuştu geçen zaman içerisinde. Metin Tokdemir, Beytepeli Necmi Altındağ, Bulancak İçe Temsilcimiz Hüseyin Kasap, Kubilay Ançin, Recep Köse, Hayri Balcı, Yaşar Yazıcı, Turgay Yılmaz, Şenol Doğanay..  Allah hepsine gani gani rahmet etsin, mekânları cennet olsun..


Kubilay Kavak, Râgıp Vural ve Ebûbekir Korkmaz'ın  son dönem “Bizim Ocak” mesâileri de unutulmayacak bir mücadelenin son hamleleriydi.


Artık, bu birikmiş enerjinin organize olarak hareketin yönetim kademelerinde tavazzuf etmelerinin tam zamandır. Birikimlerini hareketin istikbâline ve başarısına teksif etmelerinin tam zamanıdır.


Hareketin iç çekişmeleri ve güç kavgalarının dışında kalmış bu kadroları ve yetişmiş insan malzemesini harekete geçirmenin tam zamanıdır.


Yeni nesillerle iletişim kurabilecek, onların Türkiye tasavvurlarına cevap verebilecek kadrolar bu kadrolardır.


Lisan bilen, daha iyi okullarda okumuş, meslek sâhibi, dış dünyayı takip eden, soğuk savaş dönemi alışkanlıkları edinmemiş kadrolar bu kadrolardır.


Hâlâ heyecanlarını yitirmemiş, kendi jenerasyonlarında aralarına güç savaşı problemleri girmemiş ve aralarındaki uhuvvet râbıtası zarar görmemiş, geleceğe dâir söz biriktiren kadrolar bu kadrolardır.


Zaman, bu kadroları hareketin hizmetinde bir araya getirmek zamanıdır.


Bu vazife, mesuliyet ve vebâl yine Suat Başaran’ın omuzlarındadır.


Hem mevzu bahis olan “Bizim Ocak”sa gerisi teferruat değil midir?


Bizimkisi bir ocak hikâyesidir ve siyah-beyaz film gibidir biraz…

Yorumlar

Güvenlik Kodu

vahiy  insan  şehir  revelation  ahlâk  etik  ethica  nüzhet yalan estetik  metafizik  ebrah doğu  batı  fıtrat  creation  yaratılış  iyilik  kötülük  dürüstlük  eşref-i mahlûkat  kişilik  asâlet  cesâret  vefâ  sadâkat  ihânet  yalan  immoralist  mitoloji  belh’um adâl  aere perennius  antere  genetik  şuur  terbiye  muâşeret  muâşaka  muvâsalat  firâk  zarâfet  letâfet  ferâset  panteon   rolyef  fresk  heykel  portre  gravür   ideal  ülkü  ülkücü   kerbelâ  aşk keşke  cennet  cehennem  araf  âdem  havva  hâbil  kâbil  elma  haz  hayâ  hicap  gurur  hürriyet  adâlet  musâvat  agnostic  akıl  dacret  locig  analytical  antiq  aristokrasi  kûrûn-i vustâ  giyotin  hakikat  hikmet  paradox  dialectic  tenkit  stoa  akademia  logos  logos spermaticos  felâsife  gelenek  hermeneutic  semantic  hint  upanişad  mutezile  ihvân-ı safa  ilk neden   iskenderiye okulu  medinetü’l fâzıla   hürriyet  kölelik  rönesans  ütopya  rethoric allah’ın kulu abdullah muhammed  kur’ân  endülüs ibn-i rüşd  aristotales  şeyh gâlip  farâbi  platon  sokrat   marcus aurelius  galile  mimar sinan  kirkedard  farabi  ibn-i sina   ibn-i hâldun  kafka  taşköprülüzâde  gazâli  musa cârullah  şemseddin sâmi frasheri  bergson  enver paşa  muhammed ikbal  hayyam  mehmet âkif  yâkup cemil  şems  ibn-i haldun  mevlâna  ali şeriâti  fuzulî  ebu’l âlâ el maarrî  ahmet mithat efendi  cemil meriç  nâmık kemal  ahmed hamdi tanpınar  kemal tahir  yahya kemal  cahid zarifoğlu  dostoyevski  tolstoy  knut hamsun  nietzsche  oğuz atay gogol  albert camus  descartes  herman hesse  puşkin  halil cibran  kaşgarlı mahmut  tevfik fikret  cenap şehabettin  neyzen tevfik  motzart  bach  mahler  tarkovski  suç ve  cezâ   anna karenina  madonna  prag  istanbul  çocuk kalbi  sn. petersburg  soljenitsin  marks  kant  heraklit  hegel  el-hamra  endülüs  kâmus u türkî  redhouse  wagner  kâmus u okyanus  lugat-i fransevî  iliria shqip  meydan larusse  şakâyık-ı nûmâniye  mevzuâtü’l ulûm  abdülkadir merâgi  ıtrî  muhammed esed  michelangelo van gogh  cezanne  rembrand  monet  hoca ali rıza  ulysess gaze  eleni karaindrou  sezen aksu  golha  farid farjad  osman hamdi

Tasarım : ATS